Mehmet Ali ÖZTÜRK
Köşe Yazarı
Mehmet Ali ÖZTÜRK
 

Mesele Kıyafet Değil, Kaybolan Ölçüdür

Hamamda, plajda ve yatak odasında tercih edilen kıyafetle sokakta, çarşıda, toplu taşıma aracında veya alışveriş merkezinde giyilen kıyafetin aynı olmayacağını söylemek artık neden bu kadar zor? Yanlış anlaşılmasın… Bu, bir tesettür tartışması değildir. İnsanların inancını kıyafeti üzerinden sorgulama meselesi hiç değildir. Burada konuşulması gereken; ahlak, edep, haya ve kamusal alandaki ölçüdür. Çünkü kamusal alan yalnızca bir kişinin değil, hepimizin ortak yaşam alanıdır. Özgürlük elbette değerlidir ancak özgürlüğün de toplumsal hayatın da bir ölçüsü bulunmalıdır. İnsanların birbirini rahatsız etmeden, aşağılamadan ve hayat tarzına müdahale etmeden aynı şehirde yaşayabilmesi bu ölçüye bağlıdır. Bugün asıl kaybettiğimiz şey kumaşın uzunluğu veya kısalığı değil, nerede nasıl davranılması gerektiğine ilişkin ortak hassasiyettir. BEDENİ METAYA DÖNÜŞTÜREN BİR DÜZEN VAR Moda, reklam, dizi, film ve sosyal medya sektörü yıllardır insan bedenini bir tüketim malzemesine dönüştürüyor. Daha fazla izlenmek, daha çok beğeni almak ve daha çok ürün satmak için mahremiyet aşındırılıyor. Dün mahrem kabul edilen pek çok davranış, bugün “özgürlük” veya “normalleşme” adı altında teşvik ediliyor. Üstelik bu baskının en ağır yükünü yine kadınlar taşıyor. Kadına sürekli daha genç, daha zayıf, daha dikkat çekici ve daha görünür olması gerektiği anlatılıyor. Sonra da bu dayatmayı sorgulayan herkes özgürlük karşıtı ilan ediliyor. Oysa kadını yalnızca bedeniyle görünür kılan anlayış, onu özgürleştirmez; başka bir biçimde tüketim düzeninin nesnesi hâline getirir. Burada devlete, aileye, eğitim kurumlarına ve medyaya önemli görevler düşüyor. Çocukların kolayca ulaşabildiği müstehcen içerikler, teşhircilik ve insan bedenini ticari kazanç aracına dönüştüren yayınlar hukuk çerçevesinde denetlenmelidir. Fakat her ahlaki sorunun yalnızca yasak ve cezayla çözülemeyeceğini de bilmeliyiz. Her yanlışı polisle, her günahı ceza kanunuyla ortadan kaldıramazsınız. Hukukun alanı ayrıdır, ahlakın ve vicdanın alanı ayrıdır. Kanun sınırı korur; insanı o sınıra yaklaşmaktan alıkoyan ise eğitim, aile ve inançtır. PEKİ ERKEKLER MASUM MU? Kadınların kıyafetini konuşurken erkeklerin sorumluluğunu görmezden gelmek büyük bir ikiyüzlülük olur. Peki, erkekler ne durumda? Ne yazık ki yalnız bedenler değil, zihinler de soyundu. Sorumluluk almak istemeyen, evliliği yük gören, sadakati önemsemeyen, ailesine vakit ayırmayan ve bütün hayatını nefsinin isteklerine göre düzenleyen bir erkek anlayışı giderek yaygınlaşıyor. Kıskançlıkla baskı kurmak nasıl yanlışsa hiçbir şeyi önemsememek de o kadar yanlıştır. Ailede sorumluluk almak; bağırmak, yasaklamak veya bir insanı mülkü gibi görmek değildir. Eşine sadakat göstermek, evladına örnek olmak, ailesini korumak ve yanlış karşısında güzel bir dille rehberlik etmektir. Kadının giyiminden söz edip erkeğin bakışını, dilini, sadakatini ve sorumluluğunu konuşmuyorsak ahlakı değil, yalnızca kadın bedenini tartışıyoruz demektir. Bir yuvanın dağılmasında, sadakatin zedelenmesinde ve çocukların değersizleşmesinde sorumluluk tek bir cinse yüklenemez. Aldatmanın kadını veya erkeği olmaz. İhanet, “özel hayat” denilerek masumlaştırılamaz. Nikâh, güven ve aile sorumluluğu her iki taraf için de bağlayıcıdır. BASKIYLA AHLAK, ZORLA ŞUUR OLMAZ Geçmişte bazı aileler kızlarını baskıyla kapatmaya çalıştı. Bu büyük bir hataydı. Çünkü zorla giydirilen bir kıyafet, insana şuur kazandırmaz. Anne, baba veya eş korkusuyla benimsenen davranış; denetim ortadan kalktığında terk edilir. Baskıyla kapananların bir bölümünün daha sonra tam tersine savrulmasının sebeplerinden biri de budur. İnsanlara neyi, niçin yaptığımızı anlatmadan yalnızca emir verirsek şekli korur, manayı kaybederiz. Bugün başörtülü bir annenin yanında son derece farklı giyinen kızını gördüğümüzde yalnızca genç kızı suçlamak kolaycılıktır. Önce şu soruyu sormamız gerekir: Biz bu evladımıza mahremiyeti, hayayı, bedeninin değerini ve kişiliğinin görüntüsünden daha önemli olduğunu anlatabildik mi? Erkek çocuklarımıza bir kadına nasıl bakılması, nasıl konuşulması ve nasıl davranılması gerektiğini öğrettik mi? Onlara nikâhın, sadakatin ve aile kurmanın önemini gösterebildik mi? Yoksa çocuklarımızı telefonlara, dizilere, sosyal medya hesaplarına ve gündüz kuşağı programlarına teslim edip sonra ortaya çıkan sonuçtan mı şikâyet ediyoruz? EVLATLARIMIZI KİM YETİŞTİRİYOR? Bir zamanlar çocuk, aileden ve mahalleden terbiye alırdı. Bugün ise çocukların düşünce dünyasını çoğu zaman sosyal medya algoritmaları şekillendiriyor. Aile susuyor, telefon konuşuyor. Öğretmen anlatmaya çalışıyor, sosyal medya bozuyor. Anne ve baba sınır koymuyor, ekran çocuğa istediği hayatı pazarlıyor. Dizi ve filmlerde evlilik dışı ilişkiler sıradanlaştırılıyor, sadakatsizlik heyecanlı bir macera gibi sunuluyor, aile ise insanı sınırlandıran eski bir kurum olarak gösteriliyor. Sonra gençler evlilikten, sorumluluktan ve kalıcı bağlardan uzaklaştığında şaşırıyoruz. Gençlerimize namusu yalnızca kadın üzerinden anlatamayız. Namus; erkeğin de kadının da gözünde, dilinde, davranışında ve sadakatindedir. Haya yalnızca kıyafet değildir. Haya; insanın bakışında, konuşmasında, oturup kalkmasında, sosyal medya paylaşımında ve karşı cinse yaklaşımındadır. DEVLET, MİLLET VE AİLE AYNI SORUMLULUKTA BULUŞMALI Bu sorun birkaç kişinin bireysel gayretiyle çözülemez. Eğitim sisteminden aile hayatına, kıyafet sektöründen sosyal medyaya, televizyon programlarından konserlere, ekonomik şartlardan arkadaşlık ilişkilerine kadar her alanda ciddi bir ahlak ve sorumluluk seferberliğine ihtiyaç vardır. Devlet çocukları zararlı içeriklerden korumalıdır. Okullar değerler eğitimini kuru nasihat olmaktan çıkarmalıdır. Medya aileyi parçalayan ilişkileri cazip bir hayat biçimi gibi sunmamalıdır. Anne ve babalar da bütün sorumluluğu devlete ve öğretmene bırakmamalıdır. Ancak bunu yaparken kimseyi aşağılamadan, insanların kıyafetini iman ölçüsüne dönüştürmeden ve kadınları tek başına suçlamadan hareket etmek zorundayız. Çünkü mesele yalnızca açılmak veya kapanmak değildir. Mesele, ölçüyü kaybetmektir. Bir tarafta baskı, diğer tarafta sınırsız teşhir varsa her ikisi de insanı değersizleştirir. Biri bedeni zorla örterken diğeri bedeni ticari bir vitrine çevirir. Bizim ihtiyacımız ne baskıdır ne başıboşluk… İhtiyacımız; ne yaptığını bilen, değerlerine inanarak sahip çıkan, kendisine ve karşısındakine saygı duyan şuurlu nesillerdir. Unutmayalım: Kıyafeti kanunla düzenleseniz bile kalbi ve zihni eğitimle güzelleştiremezseniz sonuç alamazsınız. Ahlakın gerçek bekçisi polis değil, insanın kendi vicdanıdır. Mehmet Ali Öztürk’ün yazısı..
Ekleme Tarihi: 11 Eylül 2026 -Cuma
Mehmet Ali ÖZTÜRK

Mesele Kıyafet Değil, Kaybolan Ölçüdür

Hamamda, plajda ve yatak odasında tercih edilen kıyafetle sokakta, çarşıda, toplu taşıma aracında veya alışveriş merkezinde giyilen kıyafetin aynı olmayacağını söylemek artık neden bu kadar zor?

Yanlış anlaşılmasın…

Bu, bir tesettür tartışması değildir.

İnsanların inancını kıyafeti üzerinden sorgulama meselesi hiç değildir.

Burada konuşulması gereken; ahlak, edep, haya ve kamusal alandaki ölçüdür.

Çünkü kamusal alan yalnızca bir kişinin değil, hepimizin ortak yaşam alanıdır. Özgürlük elbette değerlidir ancak özgürlüğün de toplumsal hayatın da bir ölçüsü bulunmalıdır. İnsanların birbirini rahatsız etmeden, aşağılamadan ve hayat tarzına müdahale etmeden aynı şehirde yaşayabilmesi bu ölçüye bağlıdır.

Bugün asıl kaybettiğimiz şey kumaşın uzunluğu veya kısalığı değil, nerede nasıl davranılması gerektiğine ilişkin ortak hassasiyettir.

BEDENİ METAYA DÖNÜŞTÜREN BİR DÜZEN VAR

Moda, reklam, dizi, film ve sosyal medya sektörü yıllardır insan bedenini bir tüketim malzemesine dönüştürüyor.

Daha fazla izlenmek, daha çok beğeni almak ve daha çok ürün satmak için mahremiyet aşındırılıyor. Dün mahrem kabul edilen pek çok davranış, bugün “özgürlük” veya “normalleşme” adı altında teşvik ediliyor.

Üstelik bu baskının en ağır yükünü yine kadınlar taşıyor.

Kadına sürekli daha genç, daha zayıf, daha dikkat çekici ve daha görünür olması gerektiği anlatılıyor. Sonra da bu dayatmayı sorgulayan herkes özgürlük karşıtı ilan ediliyor.

Oysa kadını yalnızca bedeniyle görünür kılan anlayış, onu özgürleştirmez; başka bir biçimde tüketim düzeninin nesnesi hâline getirir.

Burada devlete, aileye, eğitim kurumlarına ve medyaya önemli görevler düşüyor. Çocukların kolayca ulaşabildiği müstehcen içerikler, teşhircilik ve insan bedenini ticari kazanç aracına dönüştüren yayınlar hukuk çerçevesinde denetlenmelidir.

Fakat her ahlaki sorunun yalnızca yasak ve cezayla çözülemeyeceğini de bilmeliyiz.

Her yanlışı polisle, her günahı ceza kanunuyla ortadan kaldıramazsınız. Hukukun alanı ayrıdır, ahlakın ve vicdanın alanı ayrıdır. Kanun sınırı korur; insanı o sınıra yaklaşmaktan alıkoyan ise eğitim, aile ve inançtır.

PEKİ ERKEKLER MASUM MU?

Kadınların kıyafetini konuşurken erkeklerin sorumluluğunu görmezden gelmek büyük bir ikiyüzlülük olur.

Peki, erkekler ne durumda?

Ne yazık ki yalnız bedenler değil, zihinler de soyundu.

Sorumluluk almak istemeyen, evliliği yük gören, sadakati önemsemeyen, ailesine vakit ayırmayan ve bütün hayatını nefsinin isteklerine göre düzenleyen bir erkek anlayışı giderek yaygınlaşıyor.

Kıskançlıkla baskı kurmak nasıl yanlışsa hiçbir şeyi önemsememek de o kadar yanlıştır. Ailede sorumluluk almak; bağırmak, yasaklamak veya bir insanı mülkü gibi görmek değildir. Eşine sadakat göstermek, evladına örnek olmak, ailesini korumak ve yanlış karşısında güzel bir dille rehberlik etmektir.

Kadının giyiminden söz edip erkeğin bakışını, dilini, sadakatini ve sorumluluğunu konuşmuyorsak ahlakı değil, yalnızca kadın bedenini tartışıyoruz demektir.

Bir yuvanın dağılmasında, sadakatin zedelenmesinde ve çocukların değersizleşmesinde sorumluluk tek bir cinse yüklenemez. Aldatmanın kadını veya erkeği olmaz. İhanet, “özel hayat” denilerek masumlaştırılamaz. Nikâh, güven ve aile sorumluluğu her iki taraf için de bağlayıcıdır.

BASKIYLA AHLAK, ZORLA ŞUUR OLMAZ

Geçmişte bazı aileler kızlarını baskıyla kapatmaya çalıştı.

Bu büyük bir hataydı.

Çünkü zorla giydirilen bir kıyafet, insana şuur kazandırmaz. Anne, baba veya eş korkusuyla benimsenen davranış; denetim ortadan kalktığında terk edilir.

Baskıyla kapananların bir bölümünün daha sonra tam tersine savrulmasının sebeplerinden biri de budur. İnsanlara neyi, niçin yaptığımızı anlatmadan yalnızca emir verirsek şekli korur, manayı kaybederiz.

Bugün başörtülü bir annenin yanında son derece farklı giyinen kızını gördüğümüzde yalnızca genç kızı suçlamak kolaycılıktır. Önce şu soruyu sormamız gerekir:

Biz bu evladımıza mahremiyeti, hayayı, bedeninin değerini ve kişiliğinin görüntüsünden daha önemli olduğunu anlatabildik mi?

Erkek çocuklarımıza bir kadına nasıl bakılması, nasıl konuşulması ve nasıl davranılması gerektiğini öğrettik mi?

Onlara nikâhın, sadakatin ve aile kurmanın önemini gösterebildik mi?

Yoksa çocuklarımızı telefonlara, dizilere, sosyal medya hesaplarına ve gündüz kuşağı programlarına teslim edip sonra ortaya çıkan sonuçtan mı şikâyet ediyoruz?

EVLATLARIMIZI KİM YETİŞTİRİYOR?

Bir zamanlar çocuk, aileden ve mahalleden terbiye alırdı. Bugün ise çocukların düşünce dünyasını çoğu zaman sosyal medya algoritmaları şekillendiriyor.

Aile susuyor, telefon konuşuyor.

Öğretmen anlatmaya çalışıyor, sosyal medya bozuyor.

Anne ve baba sınır koymuyor, ekran çocuğa istediği hayatı pazarlıyor.

Dizi ve filmlerde evlilik dışı ilişkiler sıradanlaştırılıyor, sadakatsizlik heyecanlı bir macera gibi sunuluyor, aile ise insanı sınırlandıran eski bir kurum olarak gösteriliyor. Sonra gençler evlilikten, sorumluluktan ve kalıcı bağlardan uzaklaştığında şaşırıyoruz.

Gençlerimize namusu yalnızca kadın üzerinden anlatamayız. Namus; erkeğin de kadının da gözünde, dilinde, davranışında ve sadakatindedir.

Haya yalnızca kıyafet değildir.

Haya; insanın bakışında, konuşmasında, oturup kalkmasında, sosyal medya paylaşımında ve karşı cinse yaklaşımındadır.

DEVLET, MİLLET VE AİLE AYNI SORUMLULUKTA BULUŞMALI

Bu sorun birkaç kişinin bireysel gayretiyle çözülemez.

Eğitim sisteminden aile hayatına, kıyafet sektöründen sosyal medyaya, televizyon programlarından konserlere, ekonomik şartlardan arkadaşlık ilişkilerine kadar her alanda ciddi bir ahlak ve sorumluluk seferberliğine ihtiyaç vardır.

Devlet çocukları zararlı içeriklerden korumalıdır.

Okullar değerler eğitimini kuru nasihat olmaktan çıkarmalıdır.

Medya aileyi parçalayan ilişkileri cazip bir hayat biçimi gibi sunmamalıdır.

Anne ve babalar da bütün sorumluluğu devlete ve öğretmene bırakmamalıdır.

Ancak bunu yaparken kimseyi aşağılamadan, insanların kıyafetini iman ölçüsüne dönüştürmeden ve kadınları tek başına suçlamadan hareket etmek zorundayız.

Çünkü mesele yalnızca açılmak veya kapanmak değildir.

Mesele, ölçüyü kaybetmektir.

Bir tarafta baskı, diğer tarafta sınırsız teşhir varsa her ikisi de insanı değersizleştirir. Biri bedeni zorla örterken diğeri bedeni ticari bir vitrine çevirir.

Bizim ihtiyacımız ne baskıdır ne başıboşluk…

İhtiyacımız; ne yaptığını bilen, değerlerine inanarak sahip çıkan, kendisine ve karşısındakine saygı duyan şuurlu nesillerdir.

Unutmayalım:

Kıyafeti kanunla düzenleseniz bile kalbi ve zihni eğitimle güzelleştiremezseniz sonuç alamazsınız. Ahlakın gerçek bekçisi polis değil, insanın kendi vicdanıdır.

Mehmet Ali Öztürk’ün yazısı..

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve marasgunebakis.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.