Bir zamanlar…
Bir evin ışığı anneydi.
Bir sofranın bereketi babaydı.
Bir çocuğun güveni, gece geç saatte bile açık kalan o kapıydı.
Şimdi ise aynı evlerde sessizlik büyüyor.
Altı yıl önce buna benzer bir yazı yazmıştım. Aradan geçen zamanda teknoloji değişti, şehirler büyüdü, insanlar kalabalıklaştı… Ama nedense gönüller küçüldü. Özellikle yaşlanan anne ve babalar konusunda toplum olarak daha da ağır bir imtihanın içine sürüklendik.
Bugün yaşlı anne-babalarını bir emanet değil de bir yük gibi görenlerin sayısı her geçen gün artıyor.
Oysa ölüm dediğimiz hakikat hepimizin kapısında bekliyor. İstesek de istemesek de bir gün ayrılacağız birbirimizden. İşte tam da bu yüzden; onların hayattayken kıymetini bilmek, gönüllerini hoş tutmak, “öf” bile dedirtmeden dualarını almak, belki de bu dünyanın en büyük kazancıdır.
Ama biz ne yapıyoruz?
Anneler Günü’nde çiçek gönderiyoruz.
Sosyal medyada eski fotoğraflar paylaşıyoruz.
Altına da “canım annem”, “iyi ki varsın”, “hakkın ödenmez” yazıyoruz.
Sonra?
Telefon susuyor.
Kapılar kapanıyor.
Ziyaretler azalıyor.
Eli ayağı tutan, torun bakan, yemek yapan, maddi manevi destek olan anne-babalar hâlâ kıymet görüyor. Çünkü sistemin içinde hâlâ işe yarıyorlar. Baba evinde kurulan kalabalık sofralarda kahkahalar yükseliyor. Anne mutfakta yine koşturuyor. Baba yine masanın başında evlatlarını izliyor.
Ama yaş ilerleyince…
Hayat başka bir yere dönüyor.
Anne telefona uzanıyor.
Defalarca arıyor.
“Açmadı galiba…” deyip kendini avutuyor.
Babalar daha sessizdir.
Daha gururludur.
Aramazlar çoğu zaman.
Belki beklerler.
Bir kapı sesi…
Bir “Nasılsın baba?” cümlesi…
Bir torun sesi…
Sonra o kaçınılmaz dönem geliyor.
Elden ayaktan düşülen…
Bakım gerektiği…
İlaçların çoğaldığı…
Gecelerin uzadığı dönem…
İşte insanlığın gerçek sınavı da tam burada başlıyor.
Bir zamanlar çocuklarının ateşi çıkınca sabaha kadar başında bekleyen anneye şimdi kim bakacak?
Bir ömür “üşümesinler” diye kendi üstünü örten babanın altını şimdi kim değiştirecek?
İşte orada herkes birbirinin yüzüne bakıyor.
“Benim düzenim var…”
“Çocuklar küçük…”
“İşim yoğun…”
“Ben zaten sık sık arıyorum…”
Cümleler çoğalıyor.
Vicdanlar küçülüyor.
O muhteşem fedakârlık yılları unutuluyor.
Doğum sancıları…
Uykusuz geceler…
Saçını süpürge eden anneler…
Kendi yemeyip çocuğunu okutan babalar…
Bir anda eski bir fotoğraf gibi silikleşiyor.
Bazıları huzurevlerine bırakılıyor.
Bazıları bir bakıcının insafına teslim ediliyor.
Bazıları ise dört duvar arasında sessizce yaşlanıyor.
Ama işin en acı tarafı ne biliyor musunuz?
Anne-babalar yine de evlatlarına kötü söz söylemiyor.
Kırılıyorlar…
İçten içe yanıyorlar…
Ama yine dua ediyorlar.
“Yeter ki çocuklarım mutlu olsun…”
İşte anne-baba dediğimiz şey tam olarak budur.
Karşılıksız merhamet…
Elbette herkes aynı değil.
Bugün hâlâ anne-babasının elini tutan, onları yalnız bırakmayan, en zor zamanlarında yanlarında duran güzel insanlar da var. Onların yükünü hafifletmek için yardımcı tutan, sık sık ziyaret eden, sadece ihtiyaçlarını değil gönüllerini de gözeten hayırlı evlatlar da var.
Asıl mesele de budur zaten.
Anne-babaya sadece sağlıklarında değil, yaşlılıklarında da evlat kalabilmek…
Çünkü mesele bir gün çiçek göndermek değildir.
Mesele; altı kirlenmiş bir babaya yüz buruşturmadan yaklaşabilmektir.
Mesele; aynı soruyu kırkıncı kez soran anneye sabırla cevap verebilmektir.
Mesele; onları yük değil, bereket görebilmektir.
Vesselam…
En kolay şeydir Anneler Günü’nde fotoğraf paylaşmak.
Zor olan; herkes çekip gittikten sonra o sessiz evin kapısını çalabilmektir.
Rabbim bizlere; anne-babasına “öf” bile demeyen, dualaşarak yaşayan, vefayı unutmayan hayırlı evlat olmayı nasip etsin.
