Köpürttüğünüz eski değil, korumanız gereken yeni idaredir..
Kahramanmaraş bir kez daha acının tam ortasında kaldı.
Bir okul…
Bir çocuk…
Bir silah…
Ve ardından şehirde dolaşan yüzlerce cümle, binlerce yorum, on binlerce hüküm…
Ama asıl felaket bazen olayın kendisinden sonra başlıyor.
Çünkü bizde hakikatin yürüyüşü yavaştır;
algının koşusu hızlı.
Bir olay olur.
Henüz dumanı tüterken herkes safını belirler.
Kimisi bağırır, kimisi suçlar, kimisi de eline geçirdiği ilk yarım bilgiyi tam hakikat gibi pazarlamaya kalkar.
İşte Ayser Çalık Ortaokulu etrafında bugün yapılan tam da budur.
Birileri eski idareyi parlatıyor.
Birileri yeni idareyi hedefe koyuyor.
Birileri de sanki o okulda ne yaşandığını, hangi dosyaların nasıl kapatıldığını, hangi tutanakların nasıl karşılıksız bırakıldığını, hangi ihmallerin hangi masalarda susturulduğunu birebir biliyormuş gibi konuşuyor.
Yavaş olun beyler.
Bu devlet bazen susar ama unutmaz.
Bazı dosyalar hemen konuşmaz ama günü geldiğinde çok şey söyler.
Ve o gün geldiğinde, bugün algıyla kahramanlaştırılan bazı isimlerin, aslında alkış değil mahcubiyetle anılacağı ortaya çıkarsa kim ne diyecek?
Çünkü kulislerde konuşulanlara, eğitim çevrelerinde dillendirilen iddialara ve saha içinden yükselen itirazlara bakılırsa mesele öyle sosyal medyada anlatıldığı kadar basit değil.
Eski idare hakkında övgü cümleleri kuranlar var.
Peki neyi övüyorlar?
Derse girmediği söylenen bir düzeni mi?
Birbirini idare ederek mesaiyi yarıya indirdiği iddia edilen bir rahatlığı mı?
Sınav notları üzerinden usulsüzlük şüphelerinin konuşulduğu bir gölgeyi mi?
Görev değişikliği sürecinde raporla, izinle zamanı uzatmayı mı?
Okuldan ayrılırken bilgisayarları sıfırlayıp yeni gelenlerin elini kolunu bağlayan bir anlayışı mı?
Bunların hepsi bugün şehirde konuşuluyor.
Ama dikkat edin, ben burada hüküm vermiyorum.
Çünkü hüküm belgeyle olur, dosyayla olur, soruşturmayla olur.
Fakat bir şeyi net söylüyorum:
Ortada bu kadar ağır iddia dolaşıyorsa, kimse çıkıp da eski idareyi romantik bir masal kahramanı gibi pazarlamasın.
Bu şehir saf değil.
Bu şehir kimin çalıştığını da bilir, kimin görüntü verdiğini de.
Kimin çocuk sevdiğini de bilir, kimin sadece koltuk sevdiğini de.
Asıl üzerinde durulması gereken yer burası..
Bugün hedefe konulmaya çalışılan yeni idare…
İşte orada durmak gerekiyor.
Çünkü o okulda pencereden atlayan çocukları tutmaya çalışanların, panik içindeki öğrencileri toplamaya çalışanların, enkaz haline dönen psikolojiyi ayakta tutmaya çalışanların kimler olduğu da görüldü.
Yeni gelen idareciler hakkında konuşan herkes biraz insaflı olmalı.
Daha kurumun tozunu yutmadan, daha oturduğu koltuğun yükünü yeni hissetmeye başlamış insanları, yılların birikmiş kusurunun failine dönüştürmek vicdansızlık..
Kolay olan budur zaten.
En yakın halkayı suçlamak.
En görünür kişiyi hedef yapmak.
En yeni geleni günah keçisi ilan etmek.
Bu memlekette “Suçlu ayağa kalk” dediğimizde neden hep en zayıf halkayı kaldırdığımızı artık anlamıyor muyuz?
Poligonda da öyle oldu.
Kapıdaki memur gitti.
Yukarıdakiler yine görünmez oldu.
Okulda da aynı oyunu kurmaya çalışanlar var.
Eski düzenin tortusunu, yeni idarenin sırtına yüklemek istiyorlar.
Olmaz.
Bu kez olmaz.
Çünkü mesele artık kişisel yakınlık, sendikal aidiyet, siyasi konfor ya da bürokratik hatır işi değil.
Bu mesele çocuk meselesi.
Bu mesele okul meselesi.
Bu mesele geleceğin emanet edilip edilmediği mesele..
Ve tam da burada insanın boğazına düğümlenen o soru geliyor:
Okul, aile ve çevre yeterince dikkatli miydi?
Yoksa bütün parçalar ancak büyük felaket yaşandıktan sonra mı anlam kazandı?
Bir başka önemli soru daha var:
Bu tür olaylar gerçekten tek bir nedene bağlanabilir mi?
Aile mi?
Okul mu?
Sosyal çevre mi?
Dijital dünya mı?
Şiddeti normalleştiren ekranlar mı?
Çocuğun iç dünyasındaki karanlık mı?
Yoksa bütün bunların üstünü örten yönetsel gevşeklik mi?
Belki de asıl cevap şurada saklı:
Hepsi.
Ama hepsinin üstünde bir kelime daha var.
Liyakat.
Evet, dön dolaş gel, meselenin omurgası oraya çıkıyor.
Liyakat yoksa dosya rafta çürür.
Liyakat yoksa tutanak sonuç üretmez.
Liyakat yoksa rehberlik servisi konuşur, yönetim duymaz.
Liyakat yoksa çocuk yıllarca sistemin içinde görünür ama aslında hiç görülmez.
Liyakat yoksa okul yönetimi kurumsal refleks değil, kişisel konfor üretir.
Liyakat yoksa birileri çocukları değil koltuğunu korur.
Ve liyakat yoksa, felaket olduktan sonra herkes birbirine bakar ama kimse aynaya bakmaz.
Oysa bazı işaretlerin yıllar öncesinden geldiği söyleniyor.
Öğrencinin dört yıldır o okulda olduğu, hakkında tutanaklar tutulduğu, rehberlik ve bazı öğretmenlerin defalarca uyardığı, buna rağmen resmi sürecin işletilmediği konuşuluyor.
Eğer bunlar doğruysa mesele artık ihmalin ötesinde..
Bu, önleyici mekanizmanın çökmesidir.
Ve o mekanizma çökmüşse, bunun vebali yalnızca tetiği çekenin değil, görüp de gereğini yapmayan herkesin omzundadır.
Ama bakın…
Yine aynı yere geliyoruz.
Bu yazıyı birilerini linç etmek için yazmıyorum.
Bu yazı, “birilerini hemen asalım” hevesinin yazısı değil..
Tam tersine…
Bu yazı, araştırmadan konuşanlara, belge görmeden kahraman ilan edenlere, sosyal medya sloganıyla hakikat inşa ettiğini sananlara bir uyarı..
Muhalefet de dikkat etmeli.
İktidar da dikkat etmeli.
Sendika da dikkat etmeli.
Bürokrasi de dikkat etmeli.
Çünkü elinizde tuttunuz sandığınız bazı argümanlar, gerçek dosya açıldığında sizin elinizde patlayabilir.
Devlet bazen çok sabırlıdır.
Ama sabrın içinde hafıza vardır.
Ve o hafıza günü geldiğinde, kimin ne yaptığını, kimin neyi örttüğünü, kimin neye alkış tuttuğunu önümüze koyar.
Burada bir parantez açmak gerekir:
İl Millî Eğitim Müdürü Erhan Baydur’un görevden ayrılışı da sıradan bir idari hareket gibi okunmamalı..
Bazen makamda kalmak kadar, doğru zamanda geri çekilmek de bir sorumluluk biçimi..
Her ayrılış zillet değildir.
Bazı ayrılıklar, gürültüyü büyütmeden yükü omuzlayıp kenara çekilmenin adıdır.
Ama asıl erdem bundan sonra gösterilecek.
Yeni yapı korunacak mı?
Okul yeniden ciddiyetle ayağa kaldırılacak mı?
Rehberlik güçlendirilecek mi?
Tutanak sadece kâğıtta mı kalacak, yoksa sürece mi dönüşecek?
Öğretmen yine CİMER korkusuyla mı yaşayacak, yoksa arkasında devletin ağırlığını mı hissedecek?
Asıl sınav budur.
Çünkü bu olay bize bir şeyi çok net öğretti:
Çocuk sadece evde büyümüyor.
Çocuk okulda büyüyor.
Sokakta büyüyor.
Telefonda büyüyor.
Ekranda büyüyor.
Algıda büyüyor.
İhmalde büyüyor.
Ve bazen de kimsenin üstüne tam olarak eğilmediği bir boşluğun içinde kararıyor.
O yüzden artık lafı dolandırmanın anlamı yok.
Bu tür faciaların önüne geçmek istiyorsak önce şunu kabul edeceğiz:
Her şey olduktan sonra ahkâm kesmek kolaydır.
Zor olan, olmadan önce görmek.
Ve görmek için de bir tek şey gerekir:
Ehliyet.
Ciddiyet.
Vicdan.
Ve hepsinin toplam adı olan liyakat.
Bugün bir okulun üstünden siyaset devşirmeye çalışanlar olabilir.
Birileri eskiyi parlatıp yeniyi yıpratmak isteyebilir.
Birileri dosyanın içeriğini değil, işine gelen kısmını dolaşıma sokabilir.
Ama hakikat er ya da geç gelir.
Ve geldiğinde herkes aynı cümleyle yüzleşir:
Bu mesele bağıranın değil, bilenin meselesi..
Onun için beyler…
Meslektaşım sayın Abdurrahman Akbaba ne diyor?
“Fazla köpürtmeyin.”
Olay bu, köpürtmeyelim!
Eskiyi masumlaştırmayın.
Yeniyi de yedirmeyin.
Çünkü bir okulun kaderi, sosyal medya romantizmiyle değil;
liyakatli ellerle, ciddi akılla ve temiz vicdanla korunur.
Ve unutmayın:
Bir memlekette çocukların emanet edildiği yer okulsa,
o okulda en büyük ders matematik değil,
ehil insanların iş başında olup olmadığıdır.
“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” düzeni devam ettiği sürece…de..
Bu ülkede hiçbir sistem sağlıklı çalışmaz.
Kim olduğunu biliyorum!
