Kahramanmaraş…
Zaten acının ne demek olduğunu bilen bir şehir.
Zaten kaybın ne bıraktığını, yasın nasıl çöktüğünü, bir okul yolunun nasıl bir anda ağıta dönebileceğini çok iyi bilen bir şehir…
Ve şimdi bir kez daha yüreğimizin tam ortasına düşen bir haberle sarsıldık.
Onikişubat’taki Ayser Çalık Ortaokulu’nda yaşanan silahlı saldırı, resmi açıklamalara göre 8’i öğrenci, 1’i öğretmen olmak üzere 9 canı bizden aldı; 13 kişi de yaralandı. 14 yaşındaki bir 8. sınıf öğrencisinin okula evden getirdiği silahlarla koridorda ve sınıfa girip rastgele ateş açması sonucu yaşandığını, saldırının terör bağlantılı değil bireysel bir hadise olarak değerlendirildiğini açıkladı sayın İçişleri Bakanı.. Olayın ardından Kahramanmaraş’ta eğitime iki gün ara verildi; İçişleri, Adalet ve Millî Eğitim tarafında çok sayıda müfettiş ve savcı görevlendirildi.
Şimdi burada durup çok net bir cümle kurmak gerekiyor:
Bu mesele artık yalnızca bir “asayiş haberi” değil.
Bu mesele, toplumun nereye savrulduğunu gösteren çok ağır bir işaret.
Çünkü okul dediğiniz yer, çocuğun kalemle tanıştığı yerdir; kurşunla değil.
Öğretmenin sınıfa umut taşıdığı yerdir; korku değil.
Zilin ders için çaldığı yerdir; panik için değil.
Bir çocuk, sırt çantasıyla bilgi taşımak yerine eve ait silahları okula getirebiliyorsa, burada sadece bir fail yoktur; burada ihmal vardır, denetimsizlik vardır, çözülme vardır, dağılmış aile otoritesi vardır, zayıflamış toplumsal refleks vardır, dijital dünyanın karanlığıyla gerçek hayat arasındaki sınırın silinmesi vardır. Yetkililerin paylaştığı ilk bilgiler de saldırganın silahları evden getirerek okula soktuğunu ortaya koyuyor.
Bir başka dikkat çekici yön daha var.
Olayın hemen ardından dört bakanın Kahramanmaraş’a gelmesi, yaralıları ziyaret etmesi ve süreci yerinde takip etmesi, devletin bu hadiseyi sıradan bir vaka olarak görmediğini açık biçimde göstergesi. Bu önemli. Çünkü bazı acılar yalnızca taziye ile değil, ciddiyetle karşılanmalı. Devletin en üst düzeyde görünür olması, kamu vicdanına “Bu işin üzeri örtülmeyecek” mesajı verir. Ama şu da bir o kadar nettir: Bakanların gelmesi, kameraların kurulması, peş peşe açıklamaların yapılması tek başına yetmez. Asıl mesele, bu ziyaretlerin kalıcı tedbire dönüşüp dönüşmeyeceği.
Çünkü Türkiye artık şu soruyla yüzleşmek zorunda:
Bir çocuk silaha nasıl bu kadar yakınlaştı?
Bir okul bu kadar savunmasız nasıl kaldı?
Bir tehdit, bir öfke, bir kararma hali neden önceden fark edilemedi?
Ve belki de en önemlisi…
Biz neyi kaybettik de çocuk yaştaki biri sınıfı, öğretmeni, aynı bahçede koşturduğu çocuk arkadaşlarını hedef görecek kadar karardı?
İşte tam bu noktada sağduyu ile provokasyon arasındaki çizgiyi iyi korumak gerekiyor.
Böylesi günlerde en kolay şey bağırmaktır.
En kolay şey, doğrulanmamış bilgilerle ortalığı daha da karıştırmaktır.
En kolay şey, acıyı siyasete, öfkeyi linç diline, yasımızı da sosyal medya nümayişine çevirmektir.
Ama en doğru olan bu değildir.
Çünkü provokatif paylaşımlar hakikati büyütmez; karmaşayı büyütür.
Denetimsiz görüntü dolaşımı acıyı azaltmaz; travmayı çoğaltır.
Soruşturma sürerken ortalığa saçılan her yarım bilgi, hem adalete hem toplumsal huzura zarar verir.
Bugün bu memleketin ihtiyacı bağıran ekranlar değil; soğukkanlı ama tavizsiz bir devlet aklıdır.
Burada bir parantez açmalıyım ki, o kalabalığın içinde yükselen bir başka tablo vardı.
Vali Mükerrem Ünlüer’in duruşu…
Sözleri…
Ve o an kurduğu cümleler…
“Müsaade ederseniz…”
“Arka kapıdan çıkmayız, ön kapıdan aranızdan çıkarız…”
“Size güvenerek yürüyoruz…”
Bunlar sıradan cümleler değil.
Bunlar devlet dilinin en sade, en sahici ve en güçlü halidir.
Çünkü gerçek devlet adamlığı, makamın arkasına saklanmak değil…
Milletin içine yürüyebilmek.
Güven isteyebilmek değil…
Güven verebilmektir.
Ve en önemlisi…
Acıyı uzaktan izlemek değil, o acının tam ortasında durabilmektir.
Vali Ünlüer’in o an sergilediği tavır, bu toprakların köklü devlet geleneğinin bir yansıması..
Allah razı olsun…
Evet, bu olay bireysel bir hadise olarak tanımlanıyor olabilir.
Ama bireysel olması, toplumsal sebeplerini ortadan kaldırmaz.
Tam tersine…
Bazen bir kişinin tetiğe basması, koca bir toplumun ihmaller zincirini görünür hale getirir.
Evdeki silah kültürü…
Kontrolsüz erişim…
Şiddeti sıradanlaştıran içerikler…
Okul iş güvenliğindeki zaaflar…
Rehberlik sisteminin yetersizliği…
Çocuğun ruh dünyasını zamanında okuyamayan yapı…
Hepsi bu acı tablonun etrafında dönüp duran sessiz başlıklardır.
O yüzden bugün yazılması gereken şey yalnızca bir ağıt değil.
Bugün yazılması gereken şey, bir uyarı,
Okulların kapısına sadece tabela asmak yetmez; güvenlik de koymak gerekir.
Çocuklara sadece müfredat vermek yetmez; ruhlarını da izlemek gerekir.
Aileye sadece sorumluluk hatırlatmak yetmez; silahın evdeki yerini de sorgulamak gerekir.
Dijital tehditleri sadece “ergenlik hali” diye geçiştirmek yetmez; ciddiye almak gerekir.
Ve en önemlisi…
Öğretmeni sadece Öğretmenler Günü’nde hatırlamak yetmez; her gün korumak gerekir.
Çünkü öğretmene uzanan tehdit, doğrudan memleketin istikbaline uzanır.
Bende oradaydım!
Ama o kalabalığın içinde bir gerçek daha vardı…
Hiçbir cümleyle hafiflemeyen bir gerçek:
Acılı anne babalar…
Evladını kaybeden bir annenin bakışı…
Bir babanın sessizliği…
Dünyanın en ağır yükü.
Bugün Kahramanmaraş ağlıyor.
Ama bu gözyaşı, sadece bugünün gözyaşı olmamalı.
Bu acı; yarın unutulan, öbür gün başka bir gündem maddesinin altına süpürülen, bir hafta sonra rakama dönüşen bir acı olmamalı.
Bu olaydan sonra hâlâ hiçbir şey değişmezse, asıl felaket o zaman başlayacaktır.
Çünkü bazı hadiseler olur…
Bir şehirde yaşanır ama bütün ülkeye ders verir.
Bu da onlardan biridir.
Şimdi yapılması gereken şey belli;
Sağduyuyu koruyacağız.
Provokasyona kapılmayacağız.
Adaletin önünü açacağız.
Ama aynı zamanda bu karanlığın nedenlerini de sonuna kadar konuşacağız.
Silahı, ihmali, zafiyeti, suskunluğu, denetimsizliği…
Hepsini.
Çünkü bu memleketin çocukları korkuyla değil, güvenle büyümeyi hak ediyor.
Ve bu ülkenin okulları, yeniden sadece ders ziliyle anılmalı.
Kurşun sesiyle değil.
