Bir memleket düşünün…
Binaları yerinde…
Makam odaları ışıl ışıl…
Protokoller eksiksiz…
Kartvizitler kalın…
Ama içeride bir çürüme başlamış.
Sessiz…
Derinden…
Ve en tehlikelisi;
fark edilmeden…
İşte çöküş tam da burada başlıyor.
Ne savaşla…
Ne darbeyle…
Ne ekonomik krizle…
Çöküş;
liyakatin kapının dışında bırakıldığı gün başlıyor.
Geçtiğimiz günlerde gazeteci-yazar kardeşimiz Mustafa Alyaz’ın kaleme aldığı ve Akif Ercan ile yaptığı sohbeti en az üç defa okuyunca uzun süre düşündüm.
Çünkü o yazıda sadece bürokrasi konuşulmuyordu.
İnsan konuşuluyordu.
Makamın ruhu konuşuluyordu.
Ve belki de yıllardır bu ülkenin en büyük yarasına parmak basılıyordu:
Ehliyet başka şeydi…
Liyakat başka…
Bakın…
Bir adamın diploması olabilir.
Makamı taşıyacak teknik bilgisi de olabilir.
Yani ehliyeti vardır.
Ama o makamın vicdani ağırlığını taşıyabiliyor mu?
İşte soru bu.
Çünkü bazı insanlar koltuğa oturur…
Bazılarıysa koltuğun altında kalır.
Akif Ercan’ın “Öküz Müdür ile İnek Müdür” metaforu aslında halk irfanının bürokrasiye tercümesi.
Çok ağır..
Ama çok gerçek.
Bir makamı kaba kuvvetle yöneten var…
Bir de o makamı bereketlendiren…
Biri sadece oturur.
Diğeri bulunduğu kuruma karakter verir.
Bugün birçok kurumun yaşadığı kriz aslında tam da bu..
Ehliyeti olan ama liyakati olmayan insanların çoğalması…
Yani teknik olarak işi bilen…
Ama adalet duygusu taşımayan insanların çoğalması…
İşte en büyük tehlike budur.
Çünkü bilgisiz adamın verdiği zarar sınırlıdır.
Ama kötü niyetli zeki adam…
Kurumu içeriden çökertir.
Akif Ercan’ın söylediği gibi:
“Ehliyet çelikse,
liyakat o çeliğe can veren kalptir.”
İşte bu yüzden bazı kurumlar ayaktadır ama canlı değildir artık.
Nefes alır…
Ama güven vermez.
Bakın tarihe…
Koçi Bey boşuna mı feryat etti?
“Rüşvet ile mansıp verilmekle adalet yok oldu” derken sadece Osmanlı’yı anlatmıyordu.
Bugünü anlatıyordu.
İbn Haldun’un “asabiyet” dediği şey bugün başka isimlerle karşımızda duruyor.
Adamcılık…
Gruplaşma…
Kör sadakat…
Ve en acısı;
“Bizden olsun da nasıl olursa olsun” anlayışı…
İşte devletleri içten çürüten zehirde tam olarak bu..
Yusuf Has Hacib’in asırlar önce söylediği cümle bugün hâlâ tokat gibi yüzümüze çarpıyor:
“İşi, işin ehline ver.”
Bu kadar net.
Bu kadar sade.
Ama biz ne yapıyoruz?
İşi ehline değil…
Yakınımıza veriyoruz.
Biat edene veriyoruz.
Sessiz kalana veriyoruz.
Aynı binada oturduğumuz komşuya veriyoruz.
Ve sonra dönüp neden çark dönmüyor diye şaşırıyoruz.
Bakın en tehlikeli yönetici tipi kim biliyor musunuz?
Bilgisiz olan değil…
Koltuğunu kaybetmekten korkan.
Çünkü korkan yönetici adaletli olamaz.
Sürekli üstüne şirin görünmeye çalışan bir vekil yönetici,
kurumunu değil;
koltuğunu korur.
Ve işte tam burada “Topal Ördek Sendromu” başlıyor.
Karar alamayan…
Risk alamayan…
Liyakatli insanlardan korkan…
Kendisinden zeki herkesi tehdit gören yöneticiler…
Sonra ne oluyor?
Ehil insanlar gidiyor.
Sessiz insanlar kalıyor.
Ve kurumlar çoraklaşıyor.
Belki de bugün bu ülkenin en büyük meselesi ekonomi değil.
Güven meselesi.
Çünkü vatandaş artık şunu sorguluyor:
“Bu makamda oturan kişi gerçekten orayı hak ediyor mu?”
İnsanlar adalete olan güvenini kaybettiği an…
Devlet sadece bina olarak kalır.
Ruhu gider.
Mustafa Alyaz’ın yazısındaki en değerli şey ise sadece bilgi değildi.
Bir kuşağın tecrübesini,
başka bir kuşağın saygıyla dinlemesiydi.
Çünkü bugün herkes konuşuyor.
Ama çok az insan öğreniyor.
Ve inanın…
Bir memleketi ayakta tutan şey sadece teknoloji değil..
Tecrübedir.
Ahlaktır.
İnceliktir.
Ve makamın bir emanet olduğunu unutmamaktır.
Şimdi kendimize şu soruyu sormanın vakti gelmedi mi?
Biz gerçekten ehil insanları mı büyütüyoruz…
Yoksa sadece bize benzeyenleri mi?
Çünkü unutmayın…
Bir devlet dışarıdan gelen düşmanla hemen yıkılmaz.
Ama içeride liyakat ölürse…
Ayakta görünse bile,
çökmüştür.
“Makamların bir ruhu vardır.”
Fotoğrafa son kez baktım…
Ve içimden şu geçti:
Bazı karelerde sadece insanlar görünmez…
Karakter görünür.
Ve o karede,
iki güzel insanın yanında;
unutulmaya yüz tutmuş bir şey daha vardı:
Nezaket--

