Bugün sadece gönülden gönüle uzanan bir dua var.
Biraz kendimize, biraz sevdiklerimize, biraz da bütün insanlığa…
Bazen Bir Cuma Duası, İnsanın Bütün Hayatını Özetler…
“Allah’ım, bu mübarek Cuma günü; günahlarımızı bağışla, kusurlarımızı ört, kalplerimizi arındır, göğsümüzü ferahlat…”
Bazen birkaç satırlık bir dua, insanın içinde taşıdığı bütün yükleri anlatmaya yeter.
Kırgınlıklarını…
Eksiklerini…
Korkularını…
Umutlarını…
Bekleyişlerini…
Ve kimseye anlatamadığı o sessiz yorgunluklarını…
İnsan, hayatın telaşı içinde çoğu zaman neye ihtiyacı olduğunu bile unutuyor.
Daha çok para mı?
Daha çok makam mı?
Daha çok alkış mı?
Daha çok görünür olmak mı?
Belki de hiçbirisi…
Belki de insanın en çok ihtiyacı olan şey, iç huzuru.
Kalbinin temiz kalması…
Vicdanının rahat olması…
Rızkının helal olması…
Sevdiklerinin sağlıklı olması…
Ve geceleri başını yastığa koyduğunda, “Bugün kimsenin hakkına girmedim” diyebilmek…
İşte bu dua bana biraz da bunları düşündürdü.
Hepimizin kusurları var.
Hiç kimse kusursuz değil.
Ama asıl mesele kusurlu olmak değil, kusurunu görmemek.
İnsan bazen kendi yanlışına kör olurken, başkasının hatasını büyüteçle arıyor.
Kendimize gelince mazeret üretiyoruz, başkasına gelince hüküm veriyoruz.
Oysa belki de en büyük ibadetlerden biri, önce kendi nefsimizle hesaplaşabilmek.
Kalbi arındırmak kolay değil.
Kin birikiyor…
Öfke birikiyor…
Kıskançlık birikiyor…
Dünya hırsı birikiyor…
Sonra insan fark etmeden kendi gönlünde ağır bir yük taşımaya başlıyor.
İşte bu yüzden “Kalplerimizi arındır” duası çok kıymetli.
Çünkü kalp temiz değilse, söz güzel olsa ne fayda?
Makam yüksek olsa ne fayda?
Cep dolu olsa ne fayda?
İnsan kendi içinde huzur bulamıyorsa, dünyanın tamamı onun olsa yine eksiktir.
Dua’ya şöyle devam edelim:
“Allah’ım, bize helal, temiz ve bereketli bir rızık nasip eyle.”
Ne kadar sade…
Ama ne kadar büyük bir istek.
Bugün herkes daha fazlasının peşinde.
Daha çok kazanmak…
Daha çok büyümek…
Daha çok sahip olmak…
Fakat çoğu zaman şu soru unutuluyor:
Nasıl kazandık?
Kimin hakkına dokunduk?
Birinin ekmeğini küçülterek mi büyüdük?
Birinin gözyaşı üzerinden mi yükseldik?
Birinin emeğini yok sayarak mı zenginleştik?
Helal rızık sadece cebimize giren para değil.
Helal rızık, huzurla yenilen lokma.
Çocuğunun başını okşarken utanmamak..
Eve götürdüğün ekmeğin hesabını vicdanına verebilmek.
Bereket de zaten rakamla ölçülmez.
Bazen az para çok huzur getirir.
Bazen çok para bir ömür yetmez.
Çünkü bereket, miktardan önce gönül rahatlığıdır.
“Hastalarımıza şifa ver, ölmüşlerimize merhamet et…”
İnsan sağlığını kaybetmeden sağlığın kıymetini, sevdiğini kaybetmeden de varlığın kıymetini tam anlayamıyor.
Hayat, bize en ağır dersleri bazen hastane koridorlarında veriyor.
Bazen bir yoğun bakım kapısında…
Bazen bir mezarlıkta…
Bazen de artık çalmayacağını bildiğimiz bir telefon numarasına bakarken…
Ölüm insana çok şey öğretiyor.
Makamın geçici olduğunu…
Paranın burada kaldığını…
Kavgaların çoğunun anlamsız olduğunu…
Kırgınlıkların aslında ne kadar küçük olduğunu…
Ve insanın bu dünyadan götüreceği en büyük servetin, arkasından edilen hayır duası olduğunu…
Öyleyse neden birbirimizi bu kadar yoruyoruz?
Neden gönül kırıyoruz?
Neden yarın varmış gibi hesap yapıyoruz?
Belki de Cuma gününün bize en büyük hatırlatmalarından biri şu olmalı:
Bu dünya kalıcı değil.
Ama bıraktığımız iyilik de kötülük de bizden sonra yaşamaya devam ediyor.
Duanın en çok etkileyen bölümlerinden biri de şu:
“Her kederimizin ardından bir ferahlık, her sıkıntımız için bir kurtuluş ihsan eyle.”
Çünkü insanın hayatında öyle zamanlar oluyor ki, çıkış kapısı yokmuş gibi hissediyor.
Borç…
Hastalık…
Aile sıkıntısı…
İşsizlik…
Yalnızlık…
Haksızlık…
Kayıp…
İhanet…
İnsan bazen yükünün altında ezildiğini düşünüyor.
Ama hayat bize defalarca gösterdi ki hiçbir gece sonsuza kadar sürmüyor.
Hiçbir kış kalıcı değil.
Hiçbir fırtına ebedî değil.
Yeter ki insan umudunu kaybetmesin.
Yeter ki yanlış yollara sapmasın.
Yeter ki sabırla ve inançla yürümeye devam etsin.
Çünkü bazen çıkış kapısı tam da bitti sandığımız yerde açılıyor.
Aslında bu duanın tamamı, insanın dünyaya karşı değil, kendi nefsine karşı verdiği mücadelenin özeti gibi.
Bağışlanmak istiyoruz…
Temizlenmek istiyoruz…
Helal kazanmak istiyoruz…
Sevdiklerimizin sağlıklı olmasını istiyoruz…
Kaybettiklerimizin rahmete kavuşmasını istiyoruz…
Sıkıntılarımızın sona ermesini istiyoruz…
Ve bütün bunların sonunda da Rabbimize dönüp:
“Dualarımızı kabul eyle” diyoruz.
Belki de insanı insan yapan şey tam da budur.
Her şeye gücünün yetmediğini bilmek…
Acziyetini kabul etmek…
Ve dua edebilmek…
Çünkü dua, insanın Allah’a açtığı en samimi kapı.
Gösterişsiz..
Sessiz..
Aracısız..
Ve kalpten..
Cuma günleri birbirimize güzel mesajlar gönderiyoruz.
“Cumanız mübarek olsun” diyoruz.
Ne güzel…
Ama keşke Cuma’yı yalnızca mesajlarda bırakmasak.
Bir küs olduğumuz insanı arasak…
Bir hastayı sorsak…
Bir yaşlının kapısını çalsak…
Bir yetimin başını okşasak…
Bir borçlunun elinden tutsak…
Bir gönül alsak…
Bir haksızlıktan vazgeçsek…
Bir kul hakkını teslim etsek…
İşte o zaman Cuma, sadece takvimdeki bir gün olmaktan çıkar.
Hayatımıza dokunur.
Bizi değiştirir.
Kalbimizi yumuşatır.
Ve belki de duamız tam da o anda gerçek anlamını bulur.
Rabbim bu mübarek Cuma gününde;
Günahlarımızı bağışlasın…
Kusurlarımızı örtsün…
Kalplerimizi arındırsın…
Göğsümüzü ferahlatsın…
Helal ve bereketli rızık nasip etsin…
Hastalarımıza şifa, geçmişlerimize rahmet eylesin…
Her darlığımızdan bir çıkış, her kederimizin ardından bir ferahlık ihsan etsin…
Ve en önemlisi;
Bizi, duası güzel olduğu kadar ameli de güzel kullarından eylesin.
Cumamız mübarek olsun.
Âmin, ey âlemlerin Rabbi.
Hükmettiğin şeylerin şerrinden bizi koru.
Şüphesiz hükmü veren sensin..
