Eskiden insanlar, “Yüz yüze bakacağız, ayıp olur.” derdi. Bu tek cümle bile ilişkileri ayakta tutmaya yeterdi. İnsanlar birbirlerine tahammül eder, kusurlarını örter, hatır ve gönül gözetirdi. Güven vardı. Öyle ki milyonluk arabalar bile yıllarca devri yapılmadan kullanılırdı. Çünkü imzanın teminatı kâğıt değil, insanın sözüydü.
Bugün ise para hesaba düşmeden kimse imza atmıyor. O da yetmiyor; dolandırılmamak için devletin güvenli ödeme sistemlerine ihtiyaç duyuyoruz. Güven azaldıkça tedbirler çoğalıyor, ama huzur yine de bulunamıyor.
Geçtiğimiz günlerde internetten bir matkap takımı sipariş ettim. Kapıda ödeme seçeneği vardı. Kargo geldiğinde paketi açıp bakmak istedim. Görevli, “Abi, açtırmıyorlar.” dedi. Tam alacakken yüzüme baktı ve şu cümleyi kurdu:
“Abi, sen iyi birine benziyorsun. Bana sorarsan alma. İçinden ne çıkacağını ben de bilmiyorum. Teslim edildiği anda o satıcıyı bulamazsın. Bugün Cuma… Bu sıkıntıdan kurtulduğun için bir fakire sadaka ver.”
Düşündüm…
Bir yabancı bana iyilik yapmaya çalışıyordu. Demek ki iyilik hâlâ ölmemişti. Ama aynı zamanda öyle bir döneme gelmiştik ki insanlar, satın aldıkları ürünün bile doğru çıkacağına güvenemiyordu.
Bugün herkes kendi dünyasına çekilmiş durumda. Selam vermek, hal hatır sormak, komşuya uğramak, akrabayı ziyaret etmek neredeyse unutuldu. Herkes meşgul, herkes aceleci, herkes yalnız…
Sabır gitti…
Hoşgörü gitti…
Tahammül gitti…
Onların yerine öfke, kırgınlık ve bencillik geldi.
En acısı da gençlerimiz… Onlara iyi okullar, iyi meslekler, iyi maaşlar hazırlamaya çalışırken; gönüllerini beslemeyi ihmal ettik. Sevmenin, paylaşmanın, fedakârlığın, komşuluğun değerini anlatamadık. Bugün evlilikler bile adeta şirket ortaklığı gibi hesap kitap üzerinden kuruluyor. İnsanlığın yerini maddiyat almaya başladı.
Oysa hayatın gerçeği başka…
Bunu bize en acı şekilde deprem öğretti.
O enkazın altında ne paranın hükmü vardı ne makamın… İnsan, sadece insan arıyordu. Elinden tutacak birini… Omzuna girecek bir dostu… Cenazesini kaldıracak komşusunu… Gözyaşını silecek bir gönlü…
İşte o gün anladık ki aslında birbirimize sandığımızdan çok daha fazla muhtacız.
Bugün hâlâ vaktimiz var.
Telefon ekranlarını biraz kapatıp kapıları çalalım.
Akrabalarımızı ziyaret edelim.
Komşumuzun hâlini soralım.
Dostlarımızla aynı sofrayı paylaşalım.
Çünkü dünyanın en büyük zenginliği banka hesabında değil, dua eden bir annenin dilinde, kapını çalan bir dostun tebessümünde, “Bir ihtiyacın var mı?” diye soran samimi bir insandadır.
İnsan insana iyi gelir.
Bunu unutursak, en büyük yoksulluğu yaşamaya başlarız.
