Hacı Ali GÜNEÇIKAN
Köşe Yazarı
Hacı Ali GÜNEÇIKAN
 

Bir Yemeğin İçinden Şehir Çıktı… Mürüvvet'in Mutfağı...

Bazı sofralar vardır… Karın doyurmaz sadece. İnsanın içine dokunur. Unuttuğu bir şeyi hatırlatır. Bir şehrin ruhunu yeniden ayağa kaldırır. Geçtiğimiz günlerde ilk kez Gastromaraş Mürüvvetin Mutfağı Akademisi’nin otağına misafir oldum. Evet… özellikle “otağ” diyorum. Çünkü orası artık sıradan bir mutfak değil. Bir kültür çadırı… Bir hafıza mekânı… Bir şehir arşivi… Ve açık söylemek gerekirse; Mürüvvet Alparslan Nazlı’yı tanımak, onun kurduğu bu sofraya ilk kez oturmak, insanın karşısına her zaman çıkacak bir şans değilmiş… Bunu oradan ayrılırken daha iyi anladım. Çünkü o gün masada sadece tas kebabı yoktu. Bir şehrin geçmişi vardı. Dulkadiroğlu’nun gölgesi vardı. Türkmen otağlarının dumanı vardı. Anadolu’nun bereketi vardı. Bir annenin mutfağı vardı. Bir medeniyetin kokusu vardı. Ve en önemlisi… Unutulmaya yüz tutmuş bir şehrin hafızasını yeniden ayağa kaldırma gayreti vardı. Bugün birçok yerde gastronomi konuşuluyor. Ama çoğu yerde mesele “tabak süslemekten” ibaret kalıyor. Oysa Mürüvvet Hanım’ın mutfağında şunu gördüm: Yemek, sadece yemek değildi. Bir yemeğin içinde tarih vardı. Göç vardı. Aşk vardı. Türkü vardı. Dua vardı. Acı vardı. Muhabbet vardı. İşte tam da bu yüzden o gün yapılan şey bir “yemek etkinliği” değildi. Resmen kültürel kurtarma operasyonuydu. Prof. Dr. Yakup Poyraz hocanın anlattığı “Otağ-ı Hümayun” hikâyesi hâlâ kulaklarımda… Bir tas pilavını alıp, onu Dulkadiroğlu Beyliği’nden gelen bir aşk hikâyesine dönüştürmek… İşte buna kültürel zeka denir. İşte buna edebiyatın mutfağa değmesi denir. Bir anda şunu fark ettim: Biz yıllardır bazı yemekleri sadece yiyormuşuz. Ama onların aslında bir ruh taşıdığını unutmuşuz. Yakup hocanın anlattığı Maraşlı Tahir ile Hüma Hatun hikâyesi, tas kebabını bir yemekten çıkarıp adeta yaşayan bir romana dönüştürdü. Ve o an şunu düşündüm: Kahramanmaraş’ın asıl hazinesi sadece tarifleri değil… Hikâyeleri… Belki de bu yüzden bu şehir UNESCO Edebiyat Şehri oldu. Çünkü Maraş’ta yemek bile hikâyeyle yapılır. Bir başka güzel detay daha vardı… Masadaki herkes işin içindeydi. Gazeteciler soğan doğradı. Akademisyenler hikâye anlattı. Gastronomi insanları yorum yaptı. Mutfak dumanı ile edebiyat aynı tavanda buluştu. Uzun zamandır ilk kez bu kadar “samimi” bir kültür ortamı gördüm. Kimse rol yapmıyordu. Kimse vitrin derdinde değildi. Herkes gerçekten Kahramanmaraş için bir şey kurtarmaya çalışıyordu. İşte bu yüzden Gökhan Büyükdereli’nin sahiplenici tavrı da kıymetliydi. Çünkü gastronomi ancak sahip çıkılırsa yaşar. Yoksa sadece menüde kalan bir isim olur. Ve final… Ah o final… İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Özdoğan hocanın yaptığı dua… İşte o an her şey yerine oturdu. Çünkü Anadolu’da sofralar dua ile tamamlanır. Duasız sofranın bereketi olmaz. O gün sadece yemek yenmedi. Bir şehir için dua edildi. Bir kültür için dua edildi. Bir hafızanın kaybolmaması için dua edildi. Ben o gün şunu gördüm: Mürüvvet Hanım aslında yemek yapmıyor. Şehrin hafızasını pişiriyor. Kaybolan Maraş’ı yeniden tencereye koyuyor. Ve belki de yıllar sonra insanlar dönüp diyecek ki: “Kahramanmaraş mutfağı yeniden ayağa kalktıysa… Birileri buna sessizce sahip çıktığı içindir.” İşte o “birileri”nin başında artık benim için net şekilde bir isim var: Mürüvvet Alparslan Nazlı… Ve onun kurduğu o güzel otağ… Çünkü bazı insanlar mutfak kurmaz. Medeniyet kurar. Ve açık söylemek gerekirse… Bu şehir artık Mürüvvet Alparslan Nazlı’nın kurduğu bu sofraya daha fazla sahip çıkmalı. Çünkü o, sadece yemek yapan biri değil; Kahramanmaraş’ın kaybolmaya yüz tutmuş mutfak hafızasını ilmek ilmek işleyen, geçmişin tenceresini geleceğe taşıyan gerçek bir kültür emekçisi… Bugün televizyon programları, gastronomi yazarları, gurmeler, şefler ve bu şehrin mutfak kültürüne gönül veren herkes; Gastromaraş Mürüvvetin Mutfağı Akademisi’nin kapısını çalmalı. O otağın içine girip sadece yemek değil, bir medeniyet hikâyesi dinlemeli. Çünkü bazı sofralar vardır… Lezzet bırakır. Bazıları ise tarihe iz bırakır… Belki de Mürüvvet Alparslan Nazlı’nın mutfağındaki o derinlik boşuna değildir… Çünkü o, bu şehrin hafızasını yıllarca kalemiyle taşıyan araştırmacı yazar ve edebiyatçı merhum (Yaşar Hoca) Yaşar Alparslan’ın emaneti… 6 Şubat depremlerinde kaybettiğimiz Yaşar hocayı bugün bir kez daha rahmetle andım. Çünkü anladım ki bazı insanlar öldükten sonra bile yaşamaya devam ediyor. Kimi kitaplarında… kimi yetiştirdiği evlatlarda… kimi de bir şehrin sofrasında bıraktığı kültürde… Vesselam..
Ekleme Tarihi: 13 Mayıs 2026 -Çarşamba
Hacı Ali GÜNEÇIKAN

Bir Yemeğin İçinden Şehir Çıktı… Mürüvvet'in Mutfağı...

Bazı sofralar vardır…

Karın doyurmaz sadece.
İnsanın içine dokunur.
Unuttuğu bir şeyi hatırlatır.
Bir şehrin ruhunu yeniden ayağa kaldırır.

Geçtiğimiz günlerde ilk kez Gastromaraş Mürüvvetin Mutfağı Akademisi’nin otağına misafir oldum.

Evet… özellikle “otağ” diyorum.

Çünkü orası artık sıradan bir mutfak değil.
Bir kültür çadırı…
Bir hafıza mekânı…
Bir şehir arşivi…

Ve açık söylemek gerekirse;
Mürüvvet Alparslan Nazlı’yı tanımak, onun kurduğu bu sofraya ilk kez oturmak, insanın karşısına her zaman çıkacak bir şans değilmiş…

Bunu oradan ayrılırken daha iyi anladım.

Çünkü o gün masada sadece tas kebabı yoktu.

Bir şehrin geçmişi vardı.
Dulkadiroğlu’nun gölgesi vardı.
Türkmen otağlarının dumanı vardı.
Anadolu’nun bereketi vardı.
Bir annenin mutfağı vardı.
Bir medeniyetin kokusu vardı.

Ve en önemlisi…

Unutulmaya yüz tutmuş bir şehrin hafızasını yeniden ayağa kaldırma gayreti vardı.

Bugün birçok yerde gastronomi konuşuluyor.

Ama çoğu yerde mesele “tabak süslemekten” ibaret kalıyor.

Oysa Mürüvvet Hanım’ın mutfağında şunu gördüm:

Yemek, sadece yemek değildi.

Bir yemeğin içinde tarih vardı.
Göç vardı.
Aşk vardı.
Türkü vardı.
Dua vardı.
Acı vardı.
Muhabbet vardı.
İşte tam da bu yüzden o gün yapılan şey bir “yemek etkinliği” değildi.

Resmen kültürel kurtarma operasyonuydu.

Prof. Dr. Yakup Poyraz hocanın anlattığı “Otağ-ı Hümayun” hikâyesi hâlâ kulaklarımda…

Bir tas pilavını alıp, onu Dulkadiroğlu Beyliği’nden gelen bir aşk hikâyesine dönüştürmek…

İşte buna kültürel zeka denir.

İşte buna edebiyatın mutfağa değmesi denir.

Bir anda şunu fark ettim:

Biz yıllardır bazı yemekleri sadece yiyormuşuz.

Ama onların aslında bir ruh taşıdığını unutmuşuz.

Yakup hocanın anlattığı Maraşlı Tahir ile Hüma Hatun hikâyesi, tas kebabını bir yemekten çıkarıp adeta yaşayan bir romana dönüştürdü.

Ve o an şunu düşündüm:

Kahramanmaraş’ın asıl hazinesi sadece tarifleri değil…
Hikâyeleri…

Belki de bu yüzden bu şehir UNESCO Edebiyat Şehri oldu.

Çünkü Maraş’ta yemek bile hikâyeyle yapılır.

Bir başka güzel detay daha vardı…

Masadaki herkes işin içindeydi.

Gazeteciler soğan doğradı.
Akademisyenler hikâye anlattı.
Gastronomi insanları yorum yaptı.
Mutfak dumanı ile edebiyat aynı tavanda buluştu.

Uzun zamandır ilk kez bu kadar “samimi” bir kültür ortamı gördüm.

Kimse rol yapmıyordu.

Kimse vitrin derdinde değildi.

Herkes gerçekten Kahramanmaraş için bir şey kurtarmaya çalışıyordu.

İşte bu yüzden Gökhan Büyükdereli’nin sahiplenici tavrı da kıymetliydi.

Çünkü gastronomi ancak sahip çıkılırsa yaşar.

Yoksa sadece menüde kalan bir isim olur.

Ve final…

Ah o final…

İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Özdoğan hocanın yaptığı dua…

İşte o an her şey yerine oturdu.

Çünkü Anadolu’da sofralar dua ile tamamlanır.

Duasız sofranın bereketi olmaz.

O gün sadece yemek yenmedi.

Bir şehir için dua edildi.

Bir kültür için dua edildi.

Bir hafızanın kaybolmaması için dua edildi.

Ben o gün şunu gördüm:

Mürüvvet Hanım aslında yemek yapmıyor.

Şehrin hafızasını pişiriyor.

Kaybolan Maraş’ı yeniden tencereye koyuyor.

Ve belki de yıllar sonra insanlar dönüp diyecek ki:

“Kahramanmaraş mutfağı yeniden ayağa kalktıysa…
Birileri buna sessizce sahip çıktığı içindir.”

İşte o “birileri”nin başında artık benim için net şekilde bir isim var:

Mürüvvet Alparslan Nazlı…

Ve onun kurduğu o güzel otağ…

Çünkü bazı insanlar mutfak kurmaz.

Medeniyet kurar.

Ve açık söylemek gerekirse…

Bu şehir artık Mürüvvet Alparslan Nazlı’nın kurduğu bu sofraya daha fazla sahip çıkmalı.

Çünkü o, sadece yemek yapan biri değil; Kahramanmaraş’ın kaybolmaya yüz tutmuş mutfak hafızasını ilmek ilmek işleyen, geçmişin tenceresini geleceğe taşıyan gerçek bir kültür emekçisi…

Bugün televizyon programları, gastronomi yazarları, gurmeler, şefler ve bu şehrin mutfak kültürüne gönül veren herkes; Gastromaraş Mürüvvetin Mutfağı Akademisi’nin kapısını çalmalı. O otağın içine girip sadece yemek değil, bir medeniyet hikâyesi dinlemeli.

Çünkü bazı sofralar vardır…

Lezzet bırakır.

Bazıları ise tarihe iz bırakır…

Belki de Mürüvvet Alparslan Nazlı’nın mutfağındaki o derinlik boşuna değildir…
Çünkü o, bu şehrin hafızasını yıllarca kalemiyle taşıyan araştırmacı yazar ve edebiyatçı merhum (Yaşar Hoca) Yaşar Alparslan’ın emaneti…

6 Şubat depremlerinde kaybettiğimiz Yaşar hocayı bugün bir kez daha rahmetle andım. Çünkü anladım ki bazı insanlar öldükten sonra bile yaşamaya devam ediyor. Kimi kitaplarında… kimi yetiştirdiği evlatlarda… kimi de bir şehrin sofrasında bıraktığı kültürde…

Vesselam..

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve marasgunebakis.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.