Hacı Ali GÜNEÇIKAN
Köşe Yazarı
Hacı Ali GÜNEÇIKAN
 

Fabrikanın Tapusu Sizde Olabilir Ama Emaneti Milletin!

Geçtiğimiz yazımın sonunda, “Sayın Hanefi Öksüz’ün KMTSO’nın yeni yüzyıla hizmet edecek binasının açılışında yaptığı anlamlı konuşmasına bir sonraki yazıda değineceğim” demiştim. Sözümüzü yerine getirelim. Çünkü o konuşmada yalnızca sanayiye dair tespitler değil; üretim ahlakı, emanet bilinci, tasarruf, ikinci nesil ve iş insanının topluma karşı sorumluluğu üzerine dikkatle okunması gereken cümleler vardı. Bence en çarpıcısı da şuydu: “Fabrikalar bizim değil, milletin bize emanetidir.” İlk bakışta güzel bir temenni gibi okunabilir. Ben öyle okumadım. Bu, yaklaşık yarım asrını sanayinin içerisinde geçirmiş bir insanın ulaştığı iş ahlakı tarifi. Hatta biraz daha ileri gideyim: Bugün Türkiye’nin sanayicisinin, tüccarının, hatta kamuda makam sahibi olan herkesin zaman zaman önüne koyup okuması gereken bir cümle.. Çünkü biz mülkiyeti çok konuşuyoruz. Ama emaneti az konuşuyoruz. “Benim fabrikam…” “Benim şirketim…” “Benim param…” “Benim yatırımım…” Hukuken doğru. Ama ekonomi sadece tapu kayıtlarından ibaret değil.. Bir fabrikanın tapusu bir kişinin olabilir fakat o kapıdan içeri girdiğinizde mesele değişir. Orada işçinin ekmeği var, Çocuğunun okul taksiti var, Mahalledeki esnafın cirosu var, Nakliyecinin seferi var, Tedarikçinin siparişi var, Bankanın alacağı, devletin vergisi, şehrin istihdamı, ülkenin ihracatı var.. Bir fabrikanın bacası işte bu yüzden yalnızca sahibinin bahçesinde tütmez. Bir şehrin üzerinde tüter. Hanefi Öksüz’ün cümlesinin ağırlığı da burada. Konuşmasının en kıymetli taraflarından biri daha vardı: “Biz servet sahibi değiliz. Bize emanet edilen değerlerin emanetçisiyiz.” Bence bu cümlenin üzerinde biraz durmalıyız. Çünkü bugünün dünyasında başarı çoğunlukla “ne kadar kazandın?” sorusuyla ölçülüyor. Kaç fabrikan var? Kaç şirketin var? Ciron ne? İhracatın ne? Servetin ne kadar? Oysa Öksüz başka bir yerden bakıyor: Elindekini ne kadar büyüttün ve senden sonrakine nasıl teslim edeceksin? İşte sanayicilikle servet sahipliğini birbirinden ayıran ince çizgi burada başlıyor. Para kazanabilirsiniz. Gayrimenkul alabilirsiniz. Şirket büyütebilirsiniz. Ama arkanızda borç batağına düşmüş işletmeler, birbirine küsmüş kardeşler, yetişmemiş çocuklar, güvensiz çalışanlar ve itibarı zedelenmiş bir marka bıraktıysanız rakamların büyüklüğü sizi büyük yapmaya yetmez. Çünkü bilanço sadece finansal değildir. İnsanın da bilançosu vardır. Arşive dönüp baktım. Hanefi Öksüz’ün bugünkü sözleri son ekonomik şartların ürettiği günlük düşünceler değil. 2017 yılında sanayicilere şunu söylüyor: Bilançolarınızı güçlü tutun. Şirket kaynaklarını bilinçsizce başka alanlara dağıtmayın. Uzun vadeli düşünün. Ve özellikle: Tasarrufu unutmayın. Neredeyse on yıl geçmiş. Bugünkü konuşmasına bakıyorsunuz yine tasarruf diyor, yine sağlam şirket diyor, yine geleceği düşünmekten bahsediyor.. Demek ki bazı ekonomik doğruların modası geçmiyor. Faiz değişiyor. Kur değişiyor. Hükûmetler değişiyor. Piyasalar büyüyor, daralıyor. Teknoloji değişiyor. Ama şirket yönetiminin bazı temel kuralları değişmiyor: Ayağını yorganına göre uzatacaksın. Bilançonu bozmayacaksın. Kaynağını heba etmeyeceksin. Kazandığının tamamını kazanç zannetmeyeceksin. İyi zamanlarda herkes iyi patron olabilir. Asıl yöneticilik kötü zamanda belli olur. Tasarruf deyince çoğumuzun aklına para harcamamak geliyor. Öksüz ise daha doğru bir tarif yapıyor: Kaynağı doğru kullanmak. İsraf etmemek. Geleceği düşünerek hareket etmek. Ekonominin aslında en sade formülü bu. Bugün yalnızca şirketlerimizin değil, evlerimizin, belediyelerimizin, kamu kurumlarımızın ve devletimizin de üzerinde en fazla durması gereken kavramlardan biri. Çünkü kazancınız ne kadar büyük olursa olsun, israfınız kazancınızdan hızlı büyüyorsa fakirleşirsiniz. Şirket için de böyle. Aile için de. Devlet için de. Ekonominin matematiği bazen koskoca kitaplardan değil, Anadolu’nun eski bir sözünden öğrenilir: Hazıra dağ dayanmaz. Fakat konuşmada benim asıl dikkatimi çeken bölüm başka. Sayın Öksüz diyor ki: Çocuklarınıza sadece fabrikanızı bırakmayın. Çalışmayı öğretin. Dürüstlüğü öğretin. Üretmenin değerini öğretin. Emeğe saygıyı öğretin. Ülkesine hizmet etmenin onurunu öğretin. Bu, Türkiye’deki aile şirketlerinin en büyük meselesi.. Birinci nesil şirketi kuruyor. Sabahın köründe işe gidiyor. Borçlanıyor. Risk alıyor. Makinenin başında yatıyor. Pazarlık yapıyor. Kriz görüyor. Batmanın kıyısından dönüyor. Sonra çocuk büyüyor… Fabrikayı görüyor ama fabrikanın hangi gecelerin uykusuzluğuyla kurulduğunu bilmiyor. Kasayı görüyor ama o kasanın kaç yıl boş kaldığını bilmiyor. Makama oturuyor ama o sandalyenin bedelini ödememiş oluyor. İşte tehlike burada başlıyor. Şirketi çocuğa bırakabilirsiniz. Ama şirket kurma karakterini miras bırakamazsanız, servetin ömrü sizin ömrünüzden biraz uzun olur. Öksüz’ün “Şirketleri ayakta tutan binalar değildir; güven, itibar ve işi götürecek ikinci nesildir” yaklaşımını bu nedenle son derece önemli buluyorum.  Kahramanmaraş’ın önümüzdeki 20-30 yılındaki en büyük ekonomik meselelerinden biri yeni fabrika kurmaktan önce, mevcut fabrikaların sağlıklı nesil devrini başarabilmek olacak. Bunu başaramazsak babaların kurduğu fabrikaları çocukların sattığını çok görürüz. Hanefi Öksüz daha önce de önemli bir şey söylemişti: Türkiye artık ucuz iş gücüyle rekabet edemez. Kahramanmaraş’ın tekstilde sadece fiyat üzerinden yarışamayacağını; katma değeri yüksek üretime yönelmesi, ithal edilen ürünleri yerlileştirmesi ve yeni sektörlere açılması gerektiğini ifade etmişti. Savunma sanayiini de uzun vadeli bir fırsat olarak değerlendirmişti.  Bu tespit bugün daha da önemli. Çünkü dünyada artık en ucuzu yapan değil, en farklı olanı yapan kazanıyor. Bir kilogram ürünü kaça sattığınız önemli. Kaç ton sattığınız kadar, hatta bazen ondan daha önemli. Kahramanmaraş yıllarca üretim gücüyle büyüdü. Şimdi bilgiyle büyümek zorunda. Ar-Ge ile… Markayla… Tasarım ile… Savunma sanayiiyle… Teknolojiyle… Enerji verimliliğiyle… Dijitalleşmeyle… Ve en önemlisi yetişmiş insanla. Daha fazla makine satın almak sanayileşmenin birinci evresiydi. O makineye dünyada olmayan ürünü yaptırabilmek ise ikinci evresi. Bizim artık ikinci evreye geçmemiz gerekiyor. Öksüz’ün geçmiş konuşmalarında üzerinde durduğu ama bence Kahramanmaraş’ın yeterince konuşmadığı meselelerden biri de sermayenin güç birliği yapması. Geçmişte kişisel çekişmeler ve yanlış tercihler nedeniyle büyük şirketlerin kaybedildiğini açık biçimde dile getirerek sermayenin doğru yatırımlarda birleşmesi gerektiğini savunmuştu.  Burası önemli. Kahramanmaraşlı çalışkandır. Ticaret zekâsı vardır. Cesurdur. Risk alır. Ama kabul edelim: Ortaklık kültürümüz, üretim kültürümüz kadar güçlü değil. Herkes küçük krallığının kralı olmak istediğinde büyük imparatorluklar kurulamıyor. Dünya şirketleri birleşiyor. Sermaye birleşiyor. Teknoloji birleşiyor. Bilgi birleşiyor. Biz ise bazen iki kardeşi aynı masada tutamıyoruz. Geleceğin Kahramanmaraş’ı bu huyunu değiştirmek zorunda. Çünkü önümüzdeki dönemin yatırımları artık tek kişinin kasasından çıkabilecek yatırımlar olmayacak. Sermaye kadar akıl da birleşmek zorunda. 6 Şubat’tan sonra bunu çok açık gördük. Fabrika çalışmayınca sadece patron para kaybetmedi. Şehir nefes alamadı. İşçi maaş bekledi. Esnaf müşteri bekledi. Nakliyeci yük bekledi. İhracatçı konteyner bekledi. Sonra fabrikalar ayağa kalkmaya başladı. Tezgâhlar döndü. İnsanlar işlerinin başına geldi. Şehrin damarlarına yeniden kan yürüdü. Öksüz’ün deprem sonrası sanayinin şehrin toparlanmasındaki rolüne yaptığı vurgu bu nedenle sadece bir iş insanının değerlendirmesi değildir. Üretimin toplumsal hayatla ne kadar iç içe olduğunu gösteren somut bir tecrübedir. İşte “fabrikalar milletin emanetidir” sözü 6 Şubat’tan sonra Kahramanmaraş’ta başka bir anlam kazanıyor. Hanefi Öksüz’ün her söylediğine katılmak zorunda değiliz. Hiç kimseyi putlaştırmak da gazetecinin işi değil.. Ama yarım asra yaklaşan sanayi tecrübesinden süzülmüş bazı sözleri alıp bir kenara yazmak gerekir. Çünkü tecrübe satın alınamayan tek sermaye. Öksüz’ün yıllar boyunca ortaya koyduğu çizgiyi yan yana koyduğunuzda aynı kelimeler dönüp dolaşıp karşınıza çıkıyor: Üretim… Tasarruf… Sağlam bilanço… İhracat… İtibar… Ortaklık… Yeni nesil… Ve memlekete karşı sorumluluk… 2021’de de yatırım, üretim, istihdam ve ihracatla kalkınmayı hedeflediklerini söylerken, kazanılanı eğitim, sağlık ve spor gibi alanlarla yeniden topluma döndürme anlayışından bahsediyordu.  Demek ki mesele sadece büyümek değil. Nasıl büyüdüğünüz. Sadece zenginleşmek değil. Zenginliğinizi neye dönüştürdüğünüz. Sadece miras bırakmak değil. Kime ve nasıl bir miras bıraktığınız. Yazıyı yine başladığım yere getirdim. “Fabrikalar bizim değil, milletin bize emanetidir.” Bu cümleyi yalnız sanayiciye söylemeyelim. Makamlar da emanet. Belediyeler de. Odalar da. Kamu kurumları da. Gazeteler de. Bu şehir de bize emanet.. Hatta çocuklarımıza bırakacağımız isim bile… İnsanın ömrü sahip olmaya yetiyor ama hiçbir şeye sonsuza kadar sahip olmaya yetmiyor. Bir gün fabrika başka ellere geçiyor. Makam bitiyor. Servet bölünüyor. İsim tabeladan iniyor. Geriye başka bir şey kalıyor: Nasıl kazandığınız, nasıl yönettiğiniz ve sizden sonra ne bıraktığınız. Bence gerçek zenginlik de tam burada başlıyor. Fabrikanın tapusu sizin olabilir. Kasasının anahtarı da… Ama o fabrikanın içinde çalışan insanların yarını, o fabrikanın çevresinde ekmek yiyen yüzlerce ailenin umudu ve o bacadan yükselen üretimin bu memlekete yüklediği sorumluluk düşünüldüğünde… Hanefi Öksüz’ün cümlesinin hakkını teslim etmek gerekir: Mal sizin olabilir. Ama emanet milletindir. Ve emanete iyi bakmak, servet sahibi olmaktan çok daha ağır bir sorumluluktur. Vesselam..
Ekleme Tarihi: 17 Ağustos 2026 -Pazartesi
Hacı Ali GÜNEÇIKAN

Fabrikanın Tapusu Sizde Olabilir Ama Emaneti Milletin!

Geçtiğimiz yazımın sonunda, “Sayın Hanefi Öksüz’ün KMTSO’nın yeni yüzyıla hizmet edecek binasının açılışında yaptığı anlamlı konuşmasına bir sonraki yazıda değineceğim” demiştim.

Sözümüzü yerine getirelim.

Çünkü o konuşmada yalnızca sanayiye dair tespitler değil; üretim ahlakı, emanet bilinci, tasarruf, ikinci nesil ve iş insanının topluma karşı sorumluluğu üzerine dikkatle okunması gereken cümleler vardı.

Bence en çarpıcısı da şuydu:

“Fabrikalar bizim değil, milletin bize emanetidir.”

İlk bakışta güzel bir temenni gibi okunabilir.

Ben öyle okumadım.

Bu, yaklaşık yarım asrını sanayinin içerisinde geçirmiş bir insanın ulaştığı iş ahlakı tarifi.

Hatta biraz daha ileri gideyim:

Bugün Türkiye’nin sanayicisinin, tüccarının, hatta kamuda makam sahibi olan herkesin zaman zaman önüne koyup okuması gereken bir cümle..

Çünkü biz mülkiyeti çok konuşuyoruz.

Ama emaneti az konuşuyoruz.

“Benim fabrikam…”

“Benim şirketim…”

“Benim param…”

“Benim yatırımım…”

Hukuken doğru.

Ama ekonomi sadece tapu kayıtlarından ibaret değil..

Bir fabrikanın tapusu bir kişinin olabilir fakat o kapıdan içeri girdiğinizde mesele değişir.

Orada işçinin ekmeği var,

Çocuğunun okul taksiti var,

Mahalledeki esnafın cirosu var,

Nakliyecinin seferi var,

Tedarikçinin siparişi var,

Bankanın alacağı, devletin vergisi, şehrin istihdamı, ülkenin ihracatı var..

Bir fabrikanın bacası işte bu yüzden yalnızca sahibinin bahçesinde tütmez.

Bir şehrin üzerinde tüter.

Hanefi Öksüz’ün cümlesinin ağırlığı da burada.

Konuşmasının en kıymetli taraflarından biri daha vardı:

“Biz servet sahibi değiliz. Bize emanet edilen değerlerin emanetçisiyiz.”

Bence bu cümlenin üzerinde biraz durmalıyız.

Çünkü bugünün dünyasında başarı çoğunlukla “ne kadar kazandın?” sorusuyla ölçülüyor.

Kaç fabrikan var?

Kaç şirketin var?

Ciron ne?

İhracatın ne?

Servetin ne kadar?

Oysa Öksüz başka bir yerden bakıyor:

Elindekini ne kadar büyüttün ve senden sonrakine nasıl teslim edeceksin?

İşte sanayicilikle servet sahipliğini birbirinden ayıran ince çizgi burada başlıyor.

Para kazanabilirsiniz.

Gayrimenkul alabilirsiniz.

Şirket büyütebilirsiniz.

Ama arkanızda borç batağına düşmüş işletmeler, birbirine küsmüş kardeşler, yetişmemiş çocuklar, güvensiz çalışanlar ve itibarı zedelenmiş bir marka bıraktıysanız rakamların büyüklüğü sizi büyük yapmaya yetmez.

Çünkü bilanço sadece finansal değildir.

İnsanın da bilançosu vardır.

Arşive dönüp baktım.

Hanefi Öksüz’ün bugünkü sözleri son ekonomik şartların ürettiği günlük düşünceler değil.

2017 yılında sanayicilere şunu söylüyor:

Bilançolarınızı güçlü tutun.

Şirket kaynaklarını bilinçsizce başka alanlara dağıtmayın.

Uzun vadeli düşünün.

Ve özellikle:

Tasarrufu unutmayın.

Neredeyse on yıl geçmiş.

Bugünkü konuşmasına bakıyorsunuz yine tasarruf diyor, yine sağlam şirket diyor, yine geleceği düşünmekten bahsediyor..

Demek ki bazı ekonomik doğruların modası geçmiyor.

Faiz değişiyor.

Kur değişiyor.

Hükûmetler değişiyor.

Piyasalar büyüyor, daralıyor.

Teknoloji değişiyor.

Ama şirket yönetiminin bazı temel kuralları değişmiyor:

Ayağını yorganına göre uzatacaksın.
Bilançonu bozmayacaksın.
Kaynağını heba etmeyeceksin.
Kazandığının tamamını kazanç zannetmeyeceksin.

İyi zamanlarda herkes iyi patron olabilir.

Asıl yöneticilik kötü zamanda belli olur.

Tasarruf deyince çoğumuzun aklına para harcamamak geliyor.

Öksüz ise daha doğru bir tarif yapıyor:

Kaynağı doğru kullanmak.

İsraf etmemek.

Geleceği düşünerek hareket etmek.

Ekonominin aslında en sade formülü bu.

Bugün yalnızca şirketlerimizin değil, evlerimizin, belediyelerimizin, kamu kurumlarımızın ve devletimizin de üzerinde en fazla durması gereken kavramlardan biri.

Çünkü kazancınız ne kadar büyük olursa olsun, israfınız kazancınızdan hızlı büyüyorsa fakirleşirsiniz.

Şirket için de böyle.

Aile için de.

Devlet için de.

Ekonominin matematiği bazen koskoca kitaplardan değil, Anadolu’nun eski bir sözünden öğrenilir:

Hazıra dağ dayanmaz.

Fakat konuşmada benim asıl dikkatimi çeken bölüm başka.

Sayın Öksüz diyor ki:

Çocuklarınıza sadece fabrikanızı bırakmayın.

Çalışmayı öğretin.

Dürüstlüğü öğretin.

Üretmenin değerini öğretin.

Emeğe saygıyı öğretin.

Ülkesine hizmet etmenin onurunu öğretin.

Bu, Türkiye’deki aile şirketlerinin en büyük meselesi..

Birinci nesil şirketi kuruyor.

Sabahın köründe işe gidiyor.

Borçlanıyor.

Risk alıyor.

Makinenin başında yatıyor.

Pazarlık yapıyor.

Kriz görüyor.

Batmanın kıyısından dönüyor.

Sonra çocuk büyüyor…

Fabrikayı görüyor ama fabrikanın hangi gecelerin uykusuzluğuyla kurulduğunu bilmiyor.

Kasayı görüyor ama o kasanın kaç yıl boş kaldığını bilmiyor.

Makama oturuyor ama o sandalyenin bedelini ödememiş oluyor.

İşte tehlike burada başlıyor.

Şirketi çocuğa bırakabilirsiniz.

Ama şirket kurma karakterini miras bırakamazsanız, servetin ömrü sizin ömrünüzden biraz uzun olur.

Öksüz’ün “Şirketleri ayakta tutan binalar değildir; güven, itibar ve işi götürecek ikinci nesildir” yaklaşımını bu nedenle son derece önemli buluyorum. 

Kahramanmaraş’ın önümüzdeki 20-30 yılındaki en büyük ekonomik meselelerinden biri yeni fabrika kurmaktan önce, mevcut fabrikaların sağlıklı nesil devrini başarabilmek olacak.

Bunu başaramazsak babaların kurduğu fabrikaları çocukların sattığını çok görürüz.

Hanefi Öksüz daha önce de önemli bir şey söylemişti:

Türkiye artık ucuz iş gücüyle rekabet edemez.

Kahramanmaraş’ın tekstilde sadece fiyat üzerinden yarışamayacağını; katma değeri yüksek üretime yönelmesi, ithal edilen ürünleri yerlileştirmesi ve yeni sektörlere açılması gerektiğini ifade etmişti. Savunma sanayiini de uzun vadeli bir fırsat olarak değerlendirmişti. 

Bu tespit bugün daha da önemli.

Çünkü dünyada artık en ucuzu yapan değil, en farklı olanı yapan kazanıyor.

Bir kilogram ürünü kaça sattığınız önemli.

Kaç ton sattığınız kadar, hatta bazen ondan daha önemli.

Kahramanmaraş yıllarca üretim gücüyle büyüdü.

Şimdi bilgiyle büyümek zorunda.

Ar-Ge ile…

Markayla…

Tasarım ile…

Savunma sanayiiyle…

Teknolojiyle…

Enerji verimliliğiyle…

Dijitalleşmeyle…

Ve en önemlisi yetişmiş insanla.

Daha fazla makine satın almak sanayileşmenin birinci evresiydi.

O makineye dünyada olmayan ürünü yaptırabilmek ise ikinci evresi.

Bizim artık ikinci evreye geçmemiz gerekiyor.

Öksüz’ün geçmiş konuşmalarında üzerinde durduğu ama bence Kahramanmaraş’ın yeterince konuşmadığı meselelerden biri de sermayenin güç birliği yapması.

Geçmişte kişisel çekişmeler ve yanlış tercihler nedeniyle büyük şirketlerin kaybedildiğini açık biçimde dile getirerek sermayenin doğru yatırımlarda birleşmesi gerektiğini savunmuştu. 

Burası önemli.

Kahramanmaraşlı çalışkandır.

Ticaret zekâsı vardır.

Cesurdur.

Risk alır.

Ama kabul edelim:

Ortaklık kültürümüz, üretim kültürümüz kadar güçlü değil.

Herkes küçük krallığının kralı olmak istediğinde büyük imparatorluklar kurulamıyor.

Dünya şirketleri birleşiyor.

Sermaye birleşiyor.

Teknoloji birleşiyor.

Bilgi birleşiyor.

Biz ise bazen iki kardeşi aynı masada tutamıyoruz.

Geleceğin Kahramanmaraş’ı bu huyunu değiştirmek zorunda.

Çünkü önümüzdeki dönemin yatırımları artık tek kişinin kasasından çıkabilecek yatırımlar olmayacak.

Sermaye kadar akıl da birleşmek zorunda.

6 Şubat’tan sonra bunu çok açık gördük.

Fabrika çalışmayınca sadece patron para kaybetmedi.

Şehir nefes alamadı.

İşçi maaş bekledi.

Esnaf müşteri bekledi.

Nakliyeci yük bekledi.

İhracatçı konteyner bekledi.

Sonra fabrikalar ayağa kalkmaya başladı.

Tezgâhlar döndü.

İnsanlar işlerinin başına geldi.

Şehrin damarlarına yeniden kan yürüdü.

Öksüz’ün deprem sonrası sanayinin şehrin toparlanmasındaki rolüne yaptığı vurgu bu nedenle sadece bir iş insanının değerlendirmesi değildir. Üretimin toplumsal hayatla ne kadar iç içe olduğunu gösteren somut bir tecrübedir.

İşte “fabrikalar milletin emanetidir” sözü 6 Şubat’tan sonra Kahramanmaraş’ta başka bir anlam kazanıyor.

Hanefi Öksüz’ün her söylediğine katılmak zorunda değiliz.

Hiç kimseyi putlaştırmak da gazetecinin işi değil..

Ama yarım asra yaklaşan sanayi tecrübesinden süzülmüş bazı sözleri alıp bir kenara yazmak gerekir.

Çünkü tecrübe satın alınamayan tek sermaye.

Öksüz’ün yıllar boyunca ortaya koyduğu çizgiyi yan yana koyduğunuzda aynı kelimeler dönüp dolaşıp karşınıza çıkıyor:

Üretim…

Tasarruf…

Sağlam bilanço…

İhracat…

İtibar…

Ortaklık…

Yeni nesil…

Ve memlekete karşı sorumluluk…

2021’de de yatırım, üretim, istihdam ve ihracatla kalkınmayı hedeflediklerini söylerken, kazanılanı eğitim, sağlık ve spor gibi alanlarla yeniden topluma döndürme anlayışından bahsediyordu. 

Demek ki mesele sadece büyümek değil.

Nasıl büyüdüğünüz.

Sadece zenginleşmek değil.

Zenginliğinizi neye dönüştürdüğünüz.

Sadece miras bırakmak değil.

Kime ve nasıl bir miras bıraktığınız.

Yazıyı yine başladığım yere getirdim.

“Fabrikalar bizim değil, milletin bize emanetidir.”

Bu cümleyi yalnız sanayiciye söylemeyelim.

Makamlar da emanet.

Belediyeler de.

Odalar da.

Kamu kurumları da.

Gazeteler de.

Bu şehir de bize emanet..

Hatta çocuklarımıza bırakacağımız isim bile…

İnsanın ömrü sahip olmaya yetiyor ama hiçbir şeye sonsuza kadar sahip olmaya yetmiyor.

Bir gün fabrika başka ellere geçiyor.

Makam bitiyor.

Servet bölünüyor.

İsim tabeladan iniyor.

Geriye başka bir şey kalıyor:

Nasıl kazandığınız, nasıl yönettiğiniz ve sizden sonra ne bıraktığınız.

Bence gerçek zenginlik de tam burada başlıyor.

Fabrikanın tapusu sizin olabilir.

Kasasının anahtarı da…

Ama o fabrikanın içinde çalışan insanların yarını, o fabrikanın çevresinde ekmek yiyen yüzlerce ailenin umudu ve o bacadan yükselen üretimin bu memlekete yüklediği sorumluluk düşünüldüğünde…

Hanefi Öksüz’ün cümlesinin hakkını teslim etmek gerekir:

Mal sizin olabilir.
Ama emanet milletindir.

Ve emanete iyi bakmak, servet sahibi olmaktan çok daha ağır bir sorumluluktur.

Vesselam..

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve marasgunebakis.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.