Bazı geceler vardır; kalabalık olur ama sıradan kalır…
Bazı geceler vardır; kalabalık olur ve şehrin hafızasına kazınır.
12 Şubat’a yakışan o gece, işte ikinci türdendi.
Salon tıklım tıklım…
Sadece müzik dinlemeye gelmiş bir kalabalık değil; “bu şehir hâlâ ayakta” demeye gelmiş bir topluluk vardı. Ali Kınık sahneye çıktığında görünen şey bir konser değildi; bir duygu seliydi. Marşlar, alkışlar, gözleri nemlenenler…
Kurtuluş Bayramı’nı takvimden çıkarıp yüreğe yazan o eski Maraş refleksi…
“Biz buradayız” diyen o kadim irade…
O an salon sustu…
Mikrofon Ali Kınık’ın elindeydi ama söz, sadece ona ait değildi.
“Geldim işte dostum yüzün gülsün be…
Yaralarım ağır varsın olsun be…”
Bu dizeler bir şarkı olmaktan çıktı; 6 Şubat’ın enkazından kalkmış bir şehrin kalp atışına dönüştü.
“Halimiz bir tek Allah bilsin be” dendiğinde, salonda başlar eğildi…
“Ben varım yanında, yalnız değilsin” yükseldiğinde ise binlerce yürek aynı anda ayağa kalktı. Tüyler ürperdi..
O an anladık:
Bu şehir yalnız değil.
Bu millet sahipsiz değil.
Ve bazı geceler, sadece konser değil; birliğin, vefanın ve dirilişin ilanı..
Ve sonra gecenin asıl sürprizi: “Adı Maraş…”
Söz ve beste: Zuhal Karakoç.
İcra: Ali Kınık – Zuhal Karakoç.
Eserin ilk cümlesi daha söylenirken salonun nefesi değişti. Çünkü o dizeler sadece şiir değildi; 6 Şubat’ın ağırlığıyla 12 Şubat’ın gururunu aynı kalpte taşıyan bir şehrin iç sesi gibiydi.
“Yandı gök, yer çöktü…” derken herkes kendi enkazının kenarında durdu bir an…
Sonra “Adı diriliştir, adı Maraş’tır” dendiğinde, bu şehrin küllerinden kalkma kabiliyeti alkışa dönüştü.
Şunu kabul edelim:
Bir şehrin acısını ve onurunu aynı metinde birleştirmek kolay değil.
Bu, şair işi… bu, “kalbiyle yazan” işi…
Ve tam da burada, bir ikinci detay çıktı karşıma:
“Gök Çekimi” kitabının imza sayfasındaki o not.
Fotoğrafta görünen cümle basit gibi durur:
“Yeğenim Zuhal’e… Emanetimdir; devam ettirmesini içten temenni ediyorum.” (28.01.2001)
Üstad Abdurrahim Karakoç
Ama bazı cümleler basit durmaz; derin çalışır.
Çünkü “emanet” kelimesi bu topraklarda sıradan değildir.
Emanet; bir soyadı kadar ağır, bir bayrak kadar hassas, bir dua kadar sahicidir.
Demek ki bu hikâyenin arkasında “şair yazar bir aile” den gelme yanında, doğrudan “bir kültür terbiyesi” var. Sadece kalemle değil, hatırayla, sorumlulukla, mirasla büyüyen bir çizgi…
Bu yüzden, o gece duyduğumuz şiir; rastgele kurulmuş mısralar değil, yıllar önce bir imza sayfasına bırakılmış emanetten yürüyen bir yol gibiydi.
İnsan böyle anlarda şunu düşünmeden edemiyor:
Bazı şehirlerde sanat alkışlanır…
Bazı şehirlerde sanat, “kaldığımız yerden devam etme” cesaretine dönüşür.
Kahramanmaraş’ın farkı da burada.
Gecenin ardından, gazeteci kardeşim Kurtuluş Karaaslan ile MHP İl Başkanı Mansur Metehan’ı ziyaret ettik.
Ve gördük ki bazı insanları tanımlamak için uzun cümleler kurmaya gerek yok:
Görüşleri net. Duruşu devlet.
Çünkü günümüz siyasetinde en pahalı şey “netlik” oldu.
Herkes bir şey söylüyor ama kimse bir şey demiyor.
Herkes konuşuyor ama cümlelerin omurgası yok.
O ziyarette omurgası olan cümleler vardı.
“Terörsüz Türkiye” meselesine yaklaşım da tam burada anlam kazanıyor:
Bu, günlük siyasetin ajandası değil.
Bu, sandık hesabının konusu değil.
Bu, bir ülkenin evlatlarını koruma refleksi.
Devlet Bahçeli’nin yıllardır altını çizdiği çizgi tam da şu:
Terörle mücadele taviz kaldırmaz.
Çünkü konu bir parti meselesi değil; milletin huzur meselesi.
Terörsüz Türkiye; yalnızca “güvenliğin sağlanması” değil.
Terörsüz Türkiye; bir çocuğun okula korkmadan gitmesi.
Bir annenin yolda içi rahat yürümesi.
Bir memleketin “yarın” kelimesini endişeyle değil umutla söylemesidir.
Devlet dediğiniz yapı sabırla yürür; ama rotasını değiştirmez.
Bu yol, sloganla değil; devlet aklıyla yürünür.
Ve o ziyarette anladım ki:
Bazı insanlar “devlet” kelimesini cümlede kullanır…
Bazıları “devlet” kelimesini cümlesinin özü yapar.
Birincisi: Şehrin ruhunu diri tutan, 12 Şubat’ı bir konser gecesinin içine bir “hafıza töreni” gibi yerleştiren buluşma…
İkincisi: “Terörsüz Türkiye” gibi ağır bir başlığa, günlük siyasetin köpüğüyle değil, devlet ciddiyetiyle bakan bir duruş…
İkisi de aynı yere çıkıyor:
Bu şehir, “kurtuluş” kelimesini sadece tarihten okumuyor.
Bu şehir, kurtuluşu karakter diye taşıyor.
Ve bu karakterin iki temel direği var:
Biri emanet…
Diğeri irade…
Emanet; “devam ettir” diye bırakılan bir not kadar sessiz ama bir o kadar güçlü.
İrade; “Terörsüz Türkiye bir hayal değil, devlet kararıdır” diye kurulan cümle kadar net.
Kahramanmaraş bazen bir şiirin mısrasında görünür…
Bazen bir siyasi cümlenin omurgasında…
Ama en çok da..
Bu şehir bize mezar olmadan, düşmana gülzar olmaz.
Bazı geceler biter, fotoğraf kalır.
Bazı ziyaretler biter, cümle kalır.
Ama bazı “emanetler” vardır…
Onlar bitmez.
Çünkü emanet, hatıradan büyük;
Emanet, gelecekten sorumludur.
Kahramanmaraş’ın hikâyesi de tam burada başlar:
Hatırayı unutmadan, geleceği devlete yaslayarak yürümek…
Ve bu yürüyüşün adı belli:
Gök çekimi.
İnsanı yere değil; köküne bağlayan çekim…
Vesselam..


