Birçok kişinin içten içe rahatsız olduğu ama yüksek sesle dile getirmeye çekindiği bir meseleyi konuşmak gerekiyor. Çünkü bu konu, sadece ekonomiyle ya da ticaretle ilgili değil; ahlakla, niyetle ve kul hakkıyla doğrudan ilgili.
İnsanların paralarıyla zengin olma hayali kuranlara dair ciddi bir uyarı bu.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her kim insanların mallarını kendi malını artırmak için isterse, cehennem ateşini istemiş olur. Buna razıysa ister çok istesin ister az istesin.”
(Müslim, Kitâbü’z-Zekât, 105)
Bu hadis, meseleyi tartışmaya kapatan kadar açık ve nettir.
Bugün sıkça karşılaşılan manzara şu:
Bir adam altın alıp kazanmak istiyor ama parası yok. Ne yapıyor? Nazının geçtiği insanlardan borç alıyor. Kardeşinden, arkadaşından, iş arkadaşından… O parayla altın alıyor. Altın yükseliyor, kar ediyor. Ama sermaye kendisinin değil. Kar ise tamamen kendisine ait.
Başka biri, iyi kazandıracağını bildiği bir ticaret malı buluyor. Yine borç alıyor. Malı alıyor, satıyor, kazanç sağlıyor. Ama borç aldığı kişiye tek kelime etmiyor. Borcu isterken “çok önemli bir ihtiyacım var” diyor; kazancı saklıyor.
Bir başkası, milletin parasıyla hisse senedi alıyor. Aylarca o parayı borsada tutuyor. Az ya da çok kazanıyor ama borç aldığı kişiye gerçeği söylemiyor. Hatta kimi zaman yalan beyanlarla durumu gizliyor.
Daha da ileri gidenler var. Satmak için uygun bir araba buluyor. Parası yetmiyor. Çevresinden borç istiyor ama araba alacağını söylemiyor. Para veriyorsunuz, bir ihtiyacını karşıladığınızı sanıyorsunuz. Oysa o parayla araba alıyor, kar ederek satıyor. Sonra canı isterse borcunu ödüyor. Yaptığı ticaretten söz etmiyor bile. Sonradan ya öğreniyorsunuz ya da ağzından kaçırıyor.
Bu amaçlarla borç almak caiz değildir.
Bu amaçlarla borç isteyene borç vermek de bir zorunluluk değildir.
İşin daha rahatsız edici tarafı şu:
Kolunda on tane altın olan birinin, utanmadan “hocam, sizin hanımın iki altını var, borç verebilir misiniz?” diyebilmesi… Kendi altınlarını riske atmak istemiyor ama başkasınınkini gözü kapalı kullanabiliyor.
İki-üç milyonluk arabaya binen biri, uzun vadede ödeyebileceği bir meblağa ihtiyaç duyduğunda arabasını satıp daha mütevazı bir araç almak yerine; senden Türk lirası borç istiyor, evinde zor bela biriktirdiğin üç çeyrek altını istiyor. “İki yıl sonra öderim” diyor.
Evi olan biri, daha büyük ve konforlu bir eve geçmek istiyor. Borç istiyor. Kimden? Kirada oturup ev almak için para biriktiren yakınından. Ödeme zamanı belirsiz: Beş yıl sonra… Ya da canı ne zaman isterse.
Örnekler bitmiyor.
On tane ayakkabısı olan, yenisini almak için borç isteyenler…
Son model telefon için borç talep edenler…
Tatile çıkmak için arkadaşının üç beş bin lirasına göz dikenler…
Bütün bunların ortak noktası şu:
Kendi konforunu, başkasının birikimiyle finanse etmek.
Peygamber Efendimizin uyarısı burada tekrar kulaklarda çınlamalıdır:
“Her kim insanların mallarını kendi malını artırmak için isterse, cehennem ateşini istemiş olur.”
Bu söz, sadece bir ikaz değil; bir ahlak ölçüsüdür.
Borç; ihtiyaç içindir.
Lüks için değil.
Risk paylaşımı olmayan kazanç için hiç değil.
Bu mesele, sadece verenle alan arasında kalmaz. Toplumun vicdanını ilgilendirir. Çünkü kul hakkı, sessizce büyür ve günü geldiğinde ağır bir hesap olarak önümüze çıkar.
Bu yüzden konuşulmalı.
Rahatsız etse bile…
