İnsan hayata atıldığı anda, bir gaye uğruna yola çıktığı anda bilmelidir ki bu yol dümdüz bir yol değildir…
Engeller çıkar, imtihanlar çıkar, fitneler çıkar…
Çünkü imtihansız zafer olmaz; fitnesiz arınma olmaz…
Kur’ân-ı Kerîm bu hakikati açık ve sarsıcı bir dille ortaya koyar. Ankebût Suresi’nde Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“İnsanlar, ‘İman ettik’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?”
(Ankebût, 29/2)
Ardından gelen ayette ise şu gerçek hatırlatılır:
“Andolsun ki biz onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah elbette doğruları da ortaya çıkaracaktır, yalancıları da…”
(Ankebût, 29/3)
Yani iman bir iddia değil, bedeli olan bir duruştur…
O bedel de çoğu zaman sıkıntıyla, yoklukla, baskıyla, acıyla ödenir…
Bakara Suresi’nde bu imtihanın çerçevesi daha da net çizilir:
“Sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler. Dikkat edin! Allah’ın yardımı yakındır.”
(Bakara, 2/214)
Bu ayet bize şunu söylüyor:
İmtihan olmadan cennet yok…
Mücadele olmadan zafer yok…
Zorluklara göğüs germeden başarı yok…
Hayatta da böyledir.
Bir hedefiniz varsa, mutlaka engelleriniz olacaktır.
Bir idealiniz varsa, mutlaka sizi durdurmak isteyenler olacaktır.
Bir hakikat yolunuz varsa, mutlaka dikenler olacaktır…
Takvayı tarif ederken Hz. Ömer’in verdiği örnek tam da bunu anlatır. Kendisine, “Takva nedir?” diye sorulduğunda şu soruyla cevap verir:
“Hiç dikenli bir yolda yürüdün mü?”
“Evet” denildiğinde ise şu cevabı verir:
“O yolda ne yaptın?”
“Paçalarımı sıvadım, dikkatle yürüdüm, dikenlere basmamaya çalıştım…”
İşte dünya yolculuğu da böyledir…
Dikenler vardır, engeller vardır, bazen ayağımız kanar…
Ama yol yürünmeden menzile varılmaz…
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hakikati şu hadis-i şerifle özetler:
“Allah bir kulunu severse, ona musibet verir.”
Yani musibet bir ceza değil, çoğu zaman bir terbiye, bir ayıklama, bir arınmadır…
Sahabe-i kiram bunun canlı örnekleridir. Habbab bin Eret (r.a.)’ın vücudu kızgın demirlerle yakıldı, ateşler bedenine konuldu. Vücudundan eriyen yağlar ateşi söndürüyordu. Kendisine “İmandan dön” denildi ama o sadece şunu söyledi:
“Allah birdir…”
İşte bu işkenceler sırasında Ankebût Suresi’ndeki o ayetler nazil oldu…
Ve Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Sizden önceki ümmetlerden öyle insanlar vardı ki, başlarından aşağıya kör testereyle ikiye bölünürlerdi ama imanlarından dönmezlerdi. Demir taraklarla etleri kemiklerinden ayrılırdı, yine de imanlarından vazgeçmezlerdi…”
Ve yine Efendimiz (s.a.v.)’in o meşhur sözü:
“Güneşi sağ elime, ayı sol elime verseniz, ben bu davadan vazgeçmem…”
İslam’ın özü işte budur…
Mücadele…
Sebat…
Teslimiyet…
Başka bir hadis-i şerifte Efendimiz şöyle buyurur:
“Ya iyiliği emredersiniz ya kötülükten nehyedersiniz; aksi hâlde Allah’ın azabı size de ulaşır.”
Üçüncü bir yol yoktur…
Hak için çalışmak vardır ya da sessiz kalarak kötülüğe ortak olmak…
Bir kötülük gördüğünde elinle engelleyemiyorsan dilinle, ona da gücün yetmiyorsa kalbinle buğzedeceksin. Kalbiyle bile buğzetmeyenin imanından söz edilemez…
Sonuç olarak şunu bilmeliyiz:
Fitne olmadan kurtuluş yoktur…
İmtihan olmadan cennet yoktur…
Engeller aşılmadan zafer yoktur…
Fitnenin kelime anlamı bile bunu söyler:
Madeni cürufundan ayırmak…
Hayat da insanı işte böyle ayıklar…
Saf olanı ortaya çıkarır…
İslam cemiyeti de böyle oluşur.
Bedenlerin aynı yerde olmasıyla değil;
Amaçların, gayelerin, istikametin bir olmasıyla…
Biri Amerika’da, biri Rusya’da, biri Türkiye’de olabilir…
Önemli olan iyiliğin, adaletin ve hakkın hâkim olması için
aynı azimle, aynı hedefe doğru yürümektir…
İşte bu yürüyüş, kulluğun ta kendisidir…
Mehmet AKPINAR
23 Ocak 2026

