Mehmet AKPINAR
Köşe Yazarı
Mehmet AKPINAR
 

BİR TOPLUMUN ÇİVİLERİ GEVŞERSE

Bir toplum bir gecede çökmez. Bir devlet bir sabah ansızın yıkılmaz. Bir şehir de bir deprem sabahı birdenbire enkaza dönüşmez. Önce çiviler gevşer. Sonra vidalar sökülür. Sonra boşluklar oluşur. Ve o boşlukları gün gelir ya kaza doldurur ya da felaket. Eski zamanlarda demiryollarındaki cıvataların, vidaların sökülüp başka işlerde kullanıldığı anlatılır. Bazen bir usta alır, bazen köylü alır, bazen ne yaptığını bilmeyen çocuk söker. Herkes bir tane alır. Alanın gözünde küçücük bir demir parçasıdır o. “Bir vidadan ne olacak?” Ama o vida oraya süs olsun diye konulmamıştır. Birisi birini söker, öteki diğerini… Ray gevşer. Denge bozulur. Ve bir gün tren gelir. İşte felaket o gün başlamamıştır. Felaket, ilk vidanın söküldüğü gün başlamıştır. Trenin devrilmesi sadece son perdedir. Depremde de sadece binalar yıkılmadı 6 Şubat depremlerinde enkazın altında yalnızca beton, demir ve insanlar kalmadı. Yıllardır biriktirdiğimiz ihmallerimiz de ortaya çıktı. Dört kat yapılması gereken yere on kat isteyen oldu. Fay hattının, zeminin, bilimin söylediğini dinlemeyip rantı dinleyen oldu. İmar kararında kamu yararı yerine şahsi menfaati gözeten oldu. Müteahhit malzemeden kıstı. Usta işini eksik yaptı. Mühendis görmesi gerekeni görmedi. Denetleyen göz yumdu. İdareci erteledi. Siyasetçi oy hesabı yaptı. Meclis üyesi doğru bildiğini söylemek yerine çevresine baktı. Hatta bazen en küçük görevde bulunan insan bile, “Benim yaptığımdan ne olacak?” diyerek vazifesini savsakladı. Betonun sulanması gerekiyordu, sulanmadı. Demirin doğru bağlanması gerekiyordu, bağlanmadı. Denetlenmesi gerekiyordu, denetlenmedi. İtiraz edilmesi gerekiyordu, susuldu. İşte bütün bunlar demiryolundan sökülen birer vida gibiydi. Herkes bir vida söktü. Sonra tren geldi. Meseleyi yalnızca “günah çoğaldı, deprem geldi” diye açıklamak kolaycılıktır Bazen büyük felaketlerden sonra birtakım insanlar çıkar: “Zina çoğaldı, onun için deprem oldu.” “Faiz arttı, onun için şehir yıkıldı.” Böyle kestirme hükümler kurarlar. Bu anlayış bana doğru gelmiyor. Çünkü deprem, dünyanın yaratılışından beri işleyen tabiat kanunlarının bir parçasıdır. Fay hattı inananla inanmayanı ayırmaz. Yer kabuğunun hareketi insanın kimliğine bakmaz. Japonya da deprem ülkesidir. Fakat adam binasını depreme göre yapıyor. Bilime uyuyor. Malzemeden çalmıyor. Denetimi ciddiye alıyor. Görevini yapıyor. O halde mesele depremi ahlaksızlığa bağlamak değil; ahlaksızlığın depremi felakete dönüştürmesine engel olmaktır. Asıl ahlak tam da burada başlıyor. Kul hakkı yememek ahlaktır. İşini sağlam yapmak ahlaktır. Kamu malını korumak ahlaktır. Rüşvet almamak ahlaktır. Rant uğruna şehrin geleceğini satmamak ahlaktır. Mühendissen doğru rapor vermek, ustaysan doğru beton dökmek, siyasetçiysen doğru karara el kaldırmak ahlaktır. Ahlak yalnızca insanın özel hayatına sıkıştırılamaz. Ahlak, vazifeni kimse görmediği zaman da doğru yapabilmektir. Şehirlerin de hakkı vardır Bugün imar meselesine de aynı gözle bakmak zorundayız. Bir şehrin geleceği iki-üç nüfuzlu insanın, birkaç arazi sahibinin veya belli çevrelerin menfaatine göre şekillendirilemez. Bilim ne diyorsa ona bakılır. Zemin neyi kaldırıyorsa ona bakılır. Ulaşım neyi gerektiriyorsa ona bakılır. Şehrin 20-30 yıl sonraki nüfusu, ekonomisi, ticareti ve yaşam alanları düşünülür. Bir yerde beş kat güvenli ve şehircilik açısından doğruysa, sırf birkaç kişinin talebi veya baskısı yüzünden iki kata mahkûm etmek de şehircilik değildir. Tersi de doğrudur: İki kat yapılması gereken yere rant uğruna on kat vermek de cinayettir. Ölçümüz kişi değil, hakikat olmalıdır. Çünkü imar planı bugünün arsa sahibinin değil, yarının çocuklarının da hakkıdır. En tehlikeli cümle: “Sonra yaparız” Bir başka hastalığımız da ertelemek. “Buraya kanalizasyon lazım.” “Su hattı lazım.” “Yol lazım.” “Bunların maliyeti yüksek.” “Biraz daha bekleyelim.” Peki ne zamana kadar? Deprem yaşamış bir şehirde yeni ve güvenli gelişme alanlarını yıllarca bekletmek çözüm değildir. Kahramanmaraş’ın doğuya doğru gelişimini sağlayacak planlarda da aynı kararlılığı göstermek zorundayız. Dulkadiroğlu’nun geleceğini ilgilendiren imar planları savsaklanmamalı. Elbette kanalizasyon yapılacak. Elbette içme suyu götürülecek. Elbette yol yapılacak. Zaten şehir yönetmek bunun için vardır. Zor diye ertelerseniz şehir büyümeyi bırakmaz; plansız büyür. Planlı yapılaşmanın önünü açmazsanız kaçak yapılaşmanın önünü açarsınız. Ve yine bir vida gevşer. “Benim bir kusurumdan ne olur?” diyerek geldik buraya Asıl hastalık burada. Muhtar: “Ben söylemesem ne olur?” Mühendis: “Ben imzalasam ne olur?” Usta: “Biraz eksik yapsam ne olur?” Müteahhit: “Biraz malzemeden kıssam ne olur?” Meclis üyesi: “Herkes el kaldırıyor, ben de kaldırayım.” İdareci: “Bugün çözmeyelim, seneye bakarız.” Vatandaş: “Benim yaptığım kaçak yapıdan ne olacak?” Herkes kendi söktüğü vidayı küçük gördü. Sonra hep birlikte raydan çıktık. Bu yüzden bir toplumun çöküşünü sadece yöneticilere yüklemek de doğru değildir. Baştan aşağıya bir vazife ahlakı gerekir. Aileden okula, esnaftan ustaya, muhtardan belediye başkanına, mühendisten siyasetçiye kadar herkes kendi vidasını sıkmak zorundadır. Allah insanlara zulmetmez Kur’an’ın çok büyük bir ölçüsü vardır: “Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yunus, 44) Bir başka ayette: “Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 11) Mesele tam da budur. Allah’ın koyduğu düzen işliyor. Güneş doğuyor. Gece geliyor. Kış geliyor, bahar geliyor. Yağmur yağıyor. Faylar hareket ediyor. Yer çekimi çalışıyor. Betonun, demirin, zeminin bir kanunu var. Biz buna sünnetullah diyoruz. İnsan o kanunları dikkate alırsa tedbirini alır. Dikkate almazsa sonucuna katlanır. Sonra kendi elimizle hazırladığımız felaketleri Allah’a yüklemek, kendi sorumluluğumuzdan kaçmanın başka bir biçimidir. Dünyanın çivisini insan çıkarıyor Asıl mesele budur. Dünyanın çivisini tabiat çıkarmıyor. İnsan çıkarıyor. Adaletten bir vida söküyoruz. Liyakatten bir vida söküyoruz. Dürüstlükten bir vida söküyoruz. İş ahlakından bir vida söküyoruz. Kamu vicdanından bir vida söküyoruz. Bilimden bir vida söküyoruz. Sonra rayların üzerinde hâlâ güvenle yolculuk edebileceğimizi düşünüyoruz. Edemeyiz. Çünkü boşluk boş kalmaz. Adaleti çekerseniz boşluğu zulüm doldurur. Liyakati çekerseniz boşluğu ehliyetsizlik doldurur. Ahlakı çekerseniz boşluğu menfaat doldurur. Tedbiri çekerseniz boşluğu felaket doldurur. Ve vidaları yeterince gevşemiş bir toplumda mesele artık trenin raydan çıkıp çıkmayacağı değildir. Mesele, ne zaman çıkacağıdır. Onun için yeniden başlamamız gerekiyor. Herkes bulunduğu yerde bir vida sıkacak. Usta işini sağlam yapacak. Mühendis doğruya imza atacak. Muhtar hakkı söyleyecek. Meclis üyesi vicdanıyla el kaldıracak. Belediye başkanı şehrin elli yıl sonrasını düşünecek. Vatandaş kendi menfaati için şehrin geleceğini istemeyecek. Çocuklarımıza da şunu öğreteceğiz: “Evladım, o vida senin değildir. Küçük görünür ama bir trenin emniyetidir.” Çünkü medeniyet bazen büyük nutuklarla değil, kimsenin görmediği yerde sıkılmış küçücük bir vidayla ayakta durur. Ve bir toplumun kurtuluşu da belki tam oradan başlar: Herkesin, önce kendi gevşettiği vidayı yeniden sıkmasından… Mehmet Akpınar 17 Ağustos 2026
Ekleme Tarihi: 17 Ağustos 2026 -Pazartesi
Mehmet AKPINAR

BİR TOPLUMUN ÇİVİLERİ GEVŞERSE

Bir toplum bir gecede çökmez.

Bir devlet bir sabah ansızın yıkılmaz.

Bir şehir de bir deprem sabahı birdenbire enkaza dönüşmez.

Önce çiviler gevşer.

Sonra vidalar sökülür.

Sonra boşluklar oluşur.

Ve o boşlukları gün gelir ya kaza doldurur ya da felaket.

Eski zamanlarda demiryollarındaki cıvataların, vidaların sökülüp başka işlerde kullanıldığı anlatılır. Bazen bir usta alır, bazen köylü alır, bazen ne yaptığını bilmeyen çocuk söker. Herkes bir tane alır. Alanın gözünde küçücük bir demir parçasıdır o.

“Bir vidadan ne olacak?”

Ama o vida oraya süs olsun diye konulmamıştır.

Birisi birini söker, öteki diğerini…

Ray gevşer.

Denge bozulur.

Ve bir gün tren gelir.

İşte felaket o gün başlamamıştır.

Felaket, ilk vidanın söküldüğü gün başlamıştır.

Trenin devrilmesi sadece son perdedir.

Depremde de sadece binalar yıkılmadı

6 Şubat depremlerinde enkazın altında yalnızca beton, demir ve insanlar kalmadı.

Yıllardır biriktirdiğimiz ihmallerimiz de ortaya çıktı.

Dört kat yapılması gereken yere on kat isteyen oldu.

Fay hattının, zeminin, bilimin söylediğini dinlemeyip rantı dinleyen oldu.

İmar kararında kamu yararı yerine şahsi menfaati gözeten oldu.

Müteahhit malzemeden kıstı.

Usta işini eksik yaptı.

Mühendis görmesi gerekeni görmedi.

Denetleyen göz yumdu.

İdareci erteledi.

Siyasetçi oy hesabı yaptı.

Meclis üyesi doğru bildiğini söylemek yerine çevresine baktı.

Hatta bazen en küçük görevde bulunan insan bile, “Benim yaptığımdan ne olacak?” diyerek vazifesini savsakladı.

Betonun sulanması gerekiyordu, sulanmadı.

Demirin doğru bağlanması gerekiyordu, bağlanmadı.

Denetlenmesi gerekiyordu, denetlenmedi.

İtiraz edilmesi gerekiyordu, susuldu.

İşte bütün bunlar demiryolundan sökülen birer vida gibiydi.

Herkes bir vida söktü.

Sonra tren geldi.

Meseleyi yalnızca “günah çoğaldı, deprem geldi” diye açıklamak kolaycılıktır

Bazen büyük felaketlerden sonra birtakım insanlar çıkar:

“Zina çoğaldı, onun için deprem oldu.”

“Faiz arttı, onun için şehir yıkıldı.”

Böyle kestirme hükümler kurarlar.

Bu anlayış bana doğru gelmiyor.

Çünkü deprem, dünyanın yaratılışından beri işleyen tabiat kanunlarının bir parçasıdır. Fay hattı inananla inanmayanı ayırmaz. Yer kabuğunun hareketi insanın kimliğine bakmaz.

Japonya da deprem ülkesidir.

Fakat adam binasını depreme göre yapıyor.

Bilime uyuyor.

Malzemeden çalmıyor.

Denetimi ciddiye alıyor.

Görevini yapıyor.

O halde mesele depremi ahlaksızlığa bağlamak değil; ahlaksızlığın depremi felakete dönüştürmesine engel olmaktır.

Asıl ahlak tam da burada başlıyor.

Kul hakkı yememek ahlaktır.

İşini sağlam yapmak ahlaktır.

Kamu malını korumak ahlaktır.

Rüşvet almamak ahlaktır.

Rant uğruna şehrin geleceğini satmamak ahlaktır.

Mühendissen doğru rapor vermek, ustaysan doğru beton dökmek, siyasetçiysen doğru karara el kaldırmak ahlaktır.

Ahlak yalnızca insanın özel hayatına sıkıştırılamaz.

Ahlak, vazifeni kimse görmediği zaman da doğru yapabilmektir.

Şehirlerin de hakkı vardır

Bugün imar meselesine de aynı gözle bakmak zorundayız.

Bir şehrin geleceği iki-üç nüfuzlu insanın, birkaç arazi sahibinin veya belli çevrelerin menfaatine göre şekillendirilemez.

Bilim ne diyorsa ona bakılır.

Zemin neyi kaldırıyorsa ona bakılır.

Ulaşım neyi gerektiriyorsa ona bakılır.

Şehrin 20-30 yıl sonraki nüfusu, ekonomisi, ticareti ve yaşam alanları düşünülür.

Bir yerde beş kat güvenli ve şehircilik açısından doğruysa, sırf birkaç kişinin talebi veya baskısı yüzünden iki kata mahkûm etmek de şehircilik değildir.

Tersi de doğrudur:

İki kat yapılması gereken yere rant uğruna on kat vermek de cinayettir.

Ölçümüz kişi değil, hakikat olmalıdır.

Çünkü imar planı bugünün arsa sahibinin değil, yarının çocuklarının da hakkıdır.

En tehlikeli cümle: “Sonra yaparız”

Bir başka hastalığımız da ertelemek.

“Buraya kanalizasyon lazım.”

“Su hattı lazım.”

“Yol lazım.”

“Bunların maliyeti yüksek.”

“Biraz daha bekleyelim.”

Peki ne zamana kadar?

Deprem yaşamış bir şehirde yeni ve güvenli gelişme alanlarını yıllarca bekletmek çözüm değildir.

Kahramanmaraş’ın doğuya doğru gelişimini sağlayacak planlarda da aynı kararlılığı göstermek zorundayız.

Dulkadiroğlu’nun geleceğini ilgilendiren imar planları savsaklanmamalı.

Elbette kanalizasyon yapılacak.

Elbette içme suyu götürülecek.

Elbette yol yapılacak.

Zaten şehir yönetmek bunun için vardır.

Zor diye ertelerseniz şehir büyümeyi bırakmaz; plansız büyür.

Planlı yapılaşmanın önünü açmazsanız kaçak yapılaşmanın önünü açarsınız.

Ve yine bir vida gevşer.

“Benim bir kusurumdan ne olur?” diyerek geldik buraya

Asıl hastalık burada.

Muhtar:

“Ben söylemesem ne olur?”

Mühendis:

“Ben imzalasam ne olur?”

Usta:

“Biraz eksik yapsam ne olur?”

Müteahhit:

“Biraz malzemeden kıssam ne olur?”

Meclis üyesi:

“Herkes el kaldırıyor, ben de kaldırayım.”

İdareci:

“Bugün çözmeyelim, seneye bakarız.”

Vatandaş:

“Benim yaptığım kaçak yapıdan ne olacak?”

Herkes kendi söktüğü vidayı küçük gördü.

Sonra hep birlikte raydan çıktık.

Bu yüzden bir toplumun çöküşünü sadece yöneticilere yüklemek de doğru değildir.

Baştan aşağıya bir vazife ahlakı gerekir.

Aileden okula, esnaftan ustaya, muhtardan belediye başkanına, mühendisten siyasetçiye kadar herkes kendi vidasını sıkmak zorundadır.

Allah insanlara zulmetmez

Kur’an’ın çok büyük bir ölçüsü vardır:

“Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.”
(Yunus, 44)

Bir başka ayette:

“Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”
(Ra’d, 11)

Mesele tam da budur.

Allah’ın koyduğu düzen işliyor.

Güneş doğuyor.

Gece geliyor.

Kış geliyor, bahar geliyor.

Yağmur yağıyor.

Faylar hareket ediyor.

Yer çekimi çalışıyor.

Betonun, demirin, zeminin bir kanunu var.

Biz buna sünnetullah diyoruz.

İnsan o kanunları dikkate alırsa tedbirini alır.

Dikkate almazsa sonucuna katlanır.

Sonra kendi elimizle hazırladığımız felaketleri Allah’a yüklemek, kendi sorumluluğumuzdan kaçmanın başka bir biçimidir.

Dünyanın çivisini insan çıkarıyor

Asıl mesele budur.

Dünyanın çivisini tabiat çıkarmıyor.

İnsan çıkarıyor.

Adaletten bir vida söküyoruz.

Liyakatten bir vida söküyoruz.

Dürüstlükten bir vida söküyoruz.

İş ahlakından bir vida söküyoruz.

Kamu vicdanından bir vida söküyoruz.

Bilimden bir vida söküyoruz.

Sonra rayların üzerinde hâlâ güvenle yolculuk edebileceğimizi düşünüyoruz.

Edemeyiz.

Çünkü boşluk boş kalmaz.

Adaleti çekerseniz boşluğu zulüm doldurur.
Liyakati çekerseniz boşluğu ehliyetsizlik doldurur.
Ahlakı çekerseniz boşluğu menfaat doldurur.
Tedbiri çekerseniz boşluğu felaket doldurur.

Ve vidaları yeterince gevşemiş bir toplumda mesele artık trenin raydan çıkıp çıkmayacağı değildir.

Mesele, ne zaman çıkacağıdır.

Onun için yeniden başlamamız gerekiyor.

Herkes bulunduğu yerde bir vida sıkacak.

Usta işini sağlam yapacak.

Mühendis doğruya imza atacak.

Muhtar hakkı söyleyecek.

Meclis üyesi vicdanıyla el kaldıracak.

Belediye başkanı şehrin elli yıl sonrasını düşünecek.

Vatandaş kendi menfaati için şehrin geleceğini istemeyecek.

Çocuklarımıza da şunu öğreteceğiz:

“Evladım, o vida senin değildir. Küçük görünür ama bir trenin emniyetidir.”

Çünkü medeniyet bazen büyük nutuklarla değil, kimsenin görmediği yerde sıkılmış küçücük bir vidayla ayakta durur.

Ve bir toplumun kurtuluşu da belki tam oradan başlar:

Herkesin, önce kendi gevşettiği vidayı yeniden sıkmasından…

Mehmet Akpınar
17 Ağustos 2026

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve marasgunebakis.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.